Yaşam Dersleri Forum
wdyd.com | Bilgilerim | Üye Kaydı | Yeni Mesajlar | Üyeler | Arama | Yardım | Sohbet
Üye adı:
Parola:
Parolayı kaydet
 Bütün forumlar
 Yaşama dair her şey
 DALkavuk
 Yeni konu  Cevap yaz  Hızlı Cevap  Yazıcı dostu
Sayfa: 
/ 2
Yazan Önceki Konu Konu Sonraki Konu  Aşağı İn
daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  13:50:19  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Dalkavuk efendiler!
Bırakın birbirinizi yok etmeyi.
işinizi yaparken,
zarar vermeyin çevrenize.
Sonra bu zarar dönüp dolaşır,
bir gün size de ulaşır.
Öyle bir meslektesiniz ki,
bağlamaz kimse kimseyi.

Telif hakları mevzuatına uygun olarak "bilgilendirme" amacıyla aktarılmıştır.

İnkilap Kitapevi Aş. tarafından çıkartılan
Seçme La Fontaine Masalları kitabından alınmıştır.

eywollaaa

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:01:55  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
On yıl kadar önce, takvimler oniki ayın hayvanlısını gösteriyordu. Damacana yürekli dostum Kafkan, cazibesinin gerektirdiği ölçüde cabbar davranıyordu. Sessiz ve karanlık Banglaleş sokaklarında bir emprezaryo edasıyla dolaşıyor, asrı saadetin sırrını arıyordu. Huzuru gramafon iğnelerinde arayan toz kanatlı bir kelebekti belki de... Belki de, ballıbaba mahallesinin incik-boncuk sakinlerinin arasında yeri yoktu, kim bilir?
Yeni bir zamanın izindeki o davranımları içbükey olan karatahta kaplamalı bu adam, harcanmış rus salatasının değerini, gel gör ki neyleyecek kadar inatçı bir halet-i ruhiye içerisinde anlardı. Asistansız çalışmayı prensip edinir, bizzat kendi görüngüsüne bir ordinaryus dalkavuk zihniyetiyle çok bayılırdı. Hasekilerini Viyetnamda düşman askeriyle yaptığı kız damasında kaybetmişti. Bu yüzden "kırkiki metreküpe sarı gömlekli üç inek" diyemiyordu. Tabii ki bu diyememe şizofrenik ve botanik bir tepkiyle ruhunu askere alıyor, sabah akşam içtimaya çıkarıyordu. Bütün dengeleri sağ-sol olmuştu. Küçük bir Eğridir Gölü haritasını bile ezberleyemiyordu. Zayıf düşmüştü. Neye nasıl ve renk ihtiyacı vardı; bu da optimum bakışlarında ve sadaretinde gizliydi aslında. Lakin, kim bilecekti hamsilerin gün batımı izlerken çıkardıkalrı sesleri? Kafkan'ımı kim kurtaracaktı bu üçsüz buçuksuz bir kaosun ortasından?

Uyurken benekleri açıkta kalan ve sırf bu yüzden mozaik pasta yiyemeyen bir adamın derdine derman olacak birisi vardı aslında, ancak... Pireli Dağı'n kovuğunda, eşi ve üç metresiyle yaşayan Prens Nohutta, tıppın çözemediği olumsuzluklara çare bulabilirdi. Reklamlarda öyle diyordu. Yalnız, bu yardımı karşılığında, Kafkan'ımdan önemli ve pembe bir armağan isteyecekti. Bu önemli, ve pembe nesne, ölümsüz Nohutta'nın başkanlığında 48 yıl 23 dakikada bir toplanan Pireli Dağı Kuyucak Nahiyesi ihtiyar heyetinde belirlenen şartlara uyan, sürpriz bir hediye olmalıydı.

Zavallı dostum Kafkan, havanasından gelen kokulara aldırmadan, bu ölümler, kalımlar, dirilimler, hortlamalar ve inlemeler diyarına, Preli Dağı'n kovuğuna gitmeye karar verdi. Beraberinde sekiz nakış tulumu, altı metre hoplatmalı ipek ve 3/7 galon manda sidiği götürebilirdi yalnızca. Hazırlıklarını ılık bir yaz gecesi tamamladı ve sabahın ilk yedibuçuğunda yola çıktı. Ardında onu sevenleri, binanaleyh beni yalnız bırakarak gitti.
Mozambak Vadisi'ne kadar, 1. Geleneksel Radar ve Pempe Dizi Festivali kapsamında ilerledi. Turne grobuna katıldı. Onlarla yemek yedi, onlarla televizyon seyretti. Hatta hep anlatırlar, ikinci festival için söz alışverişi bilem yaptı. Grubun lideri Kavimler Koçu'nun öykündüğü masalları bile kulağıyla dinledi ve anladı. Yola çıkışından üç ay sonra, yağmurlu bir muson günü vadiye vardı. Başka bir yöne giden gruptan ayrılırken zor analr yaşadı, duıygulandı. Gözleri dolar gibi oldu ama geğirmekle yetindi. Mavi bir esneme çekti içinden gelen bir guruldamaya. Aşağı Banabaksanalanayıoğluayı kasabasına doğru yöneldi, gişelerden sonra ilk dönüşü kullandı.
Daha önce de betimlediğim üzere, Pireli Dağa varana kadar, Kafkan'ım uzun ve zorlu etapları aşmak zorundaydı. Mozambak Vadisi ile Aşağı Banabaksanalanayıoğluayı arasındaki bölüm, derin virajlar ve bed sesli ve kadrolu ses sanatçılarıyla doluydu. Bölgeyi kontrolleri altına almış olan bu çapulcular, aniden yol kesip Navluncak yöresinden türkü çığırıyorlardı. Daha ne olduğunu anlamadan kulağını paslandırıyor ve gene önüne çıktığı gibi bir anda kayboluyorlardı.. Kafkan'ım önceden bir tanıma turu yapmadığı için bu etapta çok zorlanacağa benzemişti. Allah ona yardım eyleyeydi ve günlerini kılıklı kılaydı.

Kasabaya dizlerine derman inmiş bir durumda vardı. 19 sayıyı yanyana yazıp, bir kerede kareköklerini alacak hali yoktu. Kasabanın girişinde kendisni karşılayan, yakışıklı Bedford'tu. Bedford, babası Magirus William'dan kalan şerif rozetini onurla ve kalayla da canım kalayla taşırdı. Kafkan'ıma:

"Sen Göteborglunun tekisin, seni tanıdım" diye sert bir tembihte bulundu. Parlak arkadaşım Kafkan, söyleneni anlamamış gibi yaparak löm löm baktı. Bedford sinirlendi, kendsine bu açıdan bakılmasından hoşlanmadığını belirtmek amacıyla Kafkan'ıma Aşağı Banabaksanalanayıoğluayı Kasabası Umumi Tuvaletinin altun anahtarını verdi. O an zaman duraksadı, tereddüt etti. Kasabalılar birer inci tanesi gibi kıpırdadı şeriflerinin arkasından. "Hoooo, entarisi mor imiş" dediler hep bir ağızlarından. Gök yarıldı ve bardaktan boşaldı. Yakışıklı dostum, o gece orada konakladı.

Uydured by Aytaç KIRAN

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

ada
Kaplumbağa

Türkiye
10892 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:03:11  ada adlı üyenin bilgilerini göster  ada adlı üyeye email gönder  ada adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
yahu dafy,
sen bu yaziyi bosuna yazmamissindir ama haydi hayirlisi :)

asla üstüme alinmayacagim.

Paydaş Yukarı ÇıkAşağı İn

ada
Kaplumbağa

Türkiye
10892 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:05:26  ada adlı üyenin bilgilerini göster  ada adlı üyeye email gönder  ada adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
tabii ben o mesaji, senin ikinci yazini görmeden yazdiydim

Paydaş Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:07:22  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
KİM KİMİ SEVER
Beyaz karayı, sinek yarayı, zengin parayı
Yemek tuzu, rakı buzu, maymun muzu
Ördek kazı, güzel nazı, aşık sazı
Kuş darıyı, çiçek arıyı, erkek kadını
Ana çocuğu, çoban gocuğu, yumurta sucuğu
Ocak közü, kirpik gözü, ozan sözü
Garip sılayı, yiğit sılayı, tencere kalayı
Davul zurnayı, avcı turnayı, deve hurmayı
Alın kelini, cömert elini, cimri dilini
Çöl yağmuru, çizme çamuru, oklava hamuru
Tembel yatmayı, geveze atmayı, pazarcı satmayı
Şişe tıpayı, şarap kupayı, eşek sopayı
Ebe bebeği, kahve dibeği, çengi göbeği
Memur masayı, ermiş asayı, hakim yasayı
Haylaz düveni, dalkavuk öveni, hergele söveni
Sarhoş dostunu, ayı postunu, yaşlı bastonu
Hatip lafı, suçlu affı, açıkgöz safı
Orman çamı, kedi damı, işçi zammı
Mektup pulu, zampara dulu, Tanrı kulu SEVER...

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:12:27  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Bir kimsenin, rüyada dalkavukluk yapması ve yüze gülmesi sadakat ve memnuniyet verici işleri tercih etmeye yorulur.

(bu başlık alıntılardan ibarettir arkadaşlar, fikrimi de ilerleyen zamanlarda yazarım elbet:) )

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:19:18  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
LORD ACTON:
ÇOĞUNLUĞUN İRADESİ ÜZERİNE, 1870*

Demokrasi, en az monarşi ve aristokrasi kadar, kendi varlığını sürdürmek için her şeyi feda etme, kralların ve asillerin ulaşamayacağı bir enerji ve akılcı davranışla çalışma, temsilin aşırı kullanılması, mukavemet gösteren tüm güçlerin def edilebilmesi ve halk oylaması ve referandum yoluyla çoğunluğun iradesini hakim kılma gibi konularda aşikar ve bilinen bazı güçlüklerle karşı karşıyadır. Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır. Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. Dini hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezileşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezi güçlerin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler. Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin efendisi olmak iddiasındadır. Dünyadaki eski egemenler, dalkavuk ve hilekar olan; ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de Tanrı’ya ait olan şeylerin kendilerine verildiği yeni egemenlerle yer değiştirdiler. Başa çıkılacak düşman artık devletin kendisi değildir; bunun aksine, yönetilenlerin özgürlüğüdür.

Sosyal düzenin ve sivil özgürlüklerin eski kavramlarının halk kitlelerine artık eski yararları dokunmaz. Servetler, halkın isteklerine gem vurulmadan artmaktadır. Bilginin artması ise onları acınılacak bir cahillik içerisinde bırakıyor. Din yaygınlaşmaktadır; ancak, onlara ulaşamamaktadır. Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Zenginler servet birikimlerini artırmak için ne kadar uzun süre egemenliklerini kullanırlarsa, o ölçüde fakirlerin iktidara gelişini servetin dağıtılması için çevrilen entrikalar takip eder. Geçmiş dönemlerde eğitim, sağlık, tasarruf ve işçilerin korunması konularında çok az şeyin yapılmasında ve günümüzde bu konularda daha fazla şeyin başarılabilmiş olmasında büyük bir değişimin gerekliliği ve demokrasinin boş şeylerle uğraşmayacağı fikri rol oynamaktadır. Kitleler için özgürlük mutluluk değildir ve kurumlar amaç değil birer araçtırlar. Onların aradığı şey, rakip çıkarların ortaya koyduğu engelleri ve olumsuzlukları silip süpürmeye ve daha iyi koşulları oluşturmaya yetecek bir güçtür. Onlar, bundan önce büyük devletleri oluşturan, dinleri koruyan ve ulusların bağımsızlığını savunan güçlü elin, yaşamlarını sürdürmede ve insanların yaşamlarını sürdürmeye gerek duyacakları bazı şeylere doğuştan sahip olmalarını sağlamada yardımcı olmasını kastetmektedirler. Bu modern demokrasinin kötü şöhretli tehlikesidir. Aynı zamanda, amacı ve kuvvetli yönüdür. Bu tehdit edici güce karşı diğer despotları yıkıp geçen silahlardan yararlanılamamaktadır. Mutluluk ilkesi bunu doğrulamaktadır. Eşitlik ilkesi, iktidara uygulandığı kadar kolay bir şekilde mülkiyete uygulanamamasının yanı sıra ortak iradenin bağımsızlığına ve genel hukuk kurallarından muaf olan kişilerin veya grupların varlığına da karşıdır ve otoritenin sözleşmeye bağlı olması ilkesi krala karşı iyi olanları desteklerken, sözleşme iki tarafı içerdiğinden, egemen halka karşı iyi olanları desteklemez.

Demokrasinin yaygınlık arzeden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır. Bunu engellemek tehlikeye meydan vermemektir. Temsil sistemi tehlikeyi devam ettirir. Eşit olmayan seçmenlerin çoğunluğa güvence sağlamaya güçleri yoktur. Eşit olan seçmenler ise azınlıklara hiçbir şey sağlamazlar. Otuz beş yıl önce çarenin nispi temsil olduğuna işaret edildi. Diğer koşullarda devlette hiçbir söz hakkı olmayacak kitlelerin etkisini artırdığı için son derece demokratiktir ve hiçbir oyun israf olmamasını ve her seçmenin kendi fikrinden bir üyenin parlamentoya girmesine katkıda bulunmasını başararak adalete yakın bir durum oluşturur.

* E. K. Bramsted and K.J. Melhuish, Westerm Liberalism- A History in Documents From Locke to Croce, London: Longman, 1978. [John Emerich Edward Dalberg-Acton (Lord Acton), Sir Erskine May’s Democracy in Europe: in Essays on Freedom and Power, ed. Gertrude Himmelfarb. Glencoe, III, 1949, pp.159-63.]


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:20:57  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
GAZETE KARİKATÜRCÜLÜĞÜ VE GELECEĞİ
Doç.Dr.Atilla Özer

Karikatür sanatının, gazeteye büyük ve önemli katkılarının yanında basının da karikatürün yaygınlaşmasında önemli rolü olmuştur. Bu nedenle karikatürün tarihi, basının tarihiyle yakından ilgilidir. Gazete okuyucusu karikatürü hiç dışlamamıştır. Karikatür, gazetenin kamuoyu üzerindeki etkisini hep olumlu yönde etkilemiştir.

Günlük gazetelerde karikatürün önemli işlevleri vardır. Bunların başında, elbette haber verme gelmektedir. Siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, sanatsal, felsefik, edebi ve psikolojik aktüalite karikatürlere hep yansımış ve bu konulara güncel yorumlar getirmiştir. Bu da geniş anlamda haber verici bir niteliktir.

Bunun dışında karikatürün; eğlendirme, eğitme, tabuları ve mitosları yıkma, karşı çıkma, estetik kaygı gibi işlevleri de önemlidir.

Günlük bir gazetede karikatürcüler sanatlarını dört türde uygulamaktadırlar. Bunlar; Gülmece Deseni, Karikatür, Bant Karikatür ve Çizgi Öykü'dür. Cemal Nadir Güler günlük gazete karikatürünü ülkemize yerleştirirken, karikatür sanatına da önemli katkılarda bulunmuştur. Karikatür, önceleri alt yazısı bol ve resim etkisinde bir yapıda iken Cemal Nadir ile özgün ve sade çizgisine kavuşmuş, yazıdan da oldukça arındırılmıştır. Ayrıca Cemal Nadir, karikatürde kendi tiplerini yaratmış, Amcabey, Dede ile Torun, Dalkavuk, Ak'la Kara, Salamon ve Yeni Zengin tiplerini okuyucusuna sevdirmeyi başarmıştır.

İnsanlar okumaktan çok bakmaya eğilimlidirler. Dünyada bakabilen insanlar, okuyabilenlerden her zaman daha çok olmuştur. Televizyonun geliştiği, kanalların alabildiğine çoğaldığı bir ortamda gazeteciliğin sıkıntıları artmaktadır. Çünkü haberleri hem daha hızlı, hem de daha yakından canlı olarak insanlara ulaştıran TV; gazetenin en önemli işlevini yerine getirmektedir. İşte böyle bir durumda, gazetedeki karikatürler bir parça da olsa "ayırıcı" özellik olma olasılığını taşımaktadırlar. Çünkü karikatürcünün yaptığı sadece haber verme değil, olayı mizahi gözlükle yorumlama, bir başka açıdan bakmadır. Sanıyorum gazetelerdeki karikatür kullanımı sonsuza kadar sürecektir.


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:22:14  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Deneme;ISINAMADIM
İDRİS ARPAT

Yollar uzadı ben yürüdüm, yollar uzadı ben yürüdüm. İnişlere, yokuşlara ısındım, irâdesiz ve isteksiz duruşlara ısınamadım.

Mevsim kıştı, yollardan bile şarıl şarıl sular akıyordu. Ben bu sularla konuştum. Bu mütevâzı akışa ısındım, kin ve haset dolu bakışa ısınamadım.

Dağ başlarındaki koca taşlara ısındım, milletin sırtındaki vicdansız başlara ısınamadım.

Derelerden, tepelerden dumanlar yürüdü. Yeryüzünü, gökyüzünü karanlık bürüdü. Akşam vakti, bu dumanlar içinde esrarlı duygulara ısındım, katı buz kesilmiş beton binâlara, sır barındırmayan şehirlere ısınamadım.

İlim, iman, vicdan; toprak, otlak, kuzu... Pek hoş, pek güzel. Cehâlete rezâlete, atâlete ısınamadım.

Hep düşünceli, hep dumanlıydı benim başım. Düşüncesiz kaşlara, derinliksiz bakışlara ısınamadım.

Dinlere ısındım, kinlere ısınamadım.

Giyinenlere ısındım, görünenlere ısınamadım.

Allah, iman, Kur'an ve vicdanla bağını koparmış gönüllere ısınamadım.

Günahsız ellerini Allah'a açmış yavruların meleksi tavırlarına ısındım, yılışık mevlüthan bağırtılarına ısınamadım.

Çocuksu mâsum bakışlara, çocukça konuşmalara ısındım, ihtiras dolu bakışlara, rol icâbı konuşmalara ısınamadım.

Mütevâzı, mahcub tavırlara ısındım, kibir kokan hâllere ısınamadım.

Söz yürekten geliyorsa, kaba da olsa pek hoş geldi bana. Yalanlara, dolanlara ısınamadım.

Yol yapanlara ısındım, rol yapanlara ısınamadım.

Mâsum ve mahzun bakışlara, çâresiz akışlara ısındım, samimiyetsiz akışlara, dalkavuk alkışlara ısınamadım.

Uykulara uzayan derin ve dalgın gözlere ısındım, ard niyetli, yapmacık gülüşlü yüzlere ısınamadım.

Gözü yaşlı dervişlere ısındım, kasıntı kişilere ısınamadım.

Hakperestlere ısındım, putperestlere ısınamadım.

Müşfiklere (şefkâtlilere) ısındım, müşriklere ısınamadım.

Hayretlere, gayretlere ısındım, gafletlere ısınamadım.

Arama, bulma, bilme, bildirme gayretlerine ısındım, oyalama niyetlerine ısınamadım.

Gönül insanına ısındım, günün insanına ısınamadım.

"İlim bunu, Kur'an şunu, iz'an bunu, vicdan şunu söylüyor" diyen mert adamlara ısındım, içi başka bir lâf, dışı başka bir lâf eden resmi ve samimiyetsiz adamlara ısınamadım.

Ana kuzuları, koyun kuzuları sürü sürü gelirdi. Bereket evlere dolar, sevgi yüreklerden yükselirdi. Kardeş kardeşe yardım eder, insan insanı kollardı. Allah'a giden yollar hep bizim yollardı. Herkes elinin emeğini yer, kimse elin (başkasının) emeğini yemezdi. Elbiseler yamalı, ayakkabılar yamalı, lâkin kâlpler kalaylıydı. Bereket ve samimiyet dolu bu dünyalara ısındım, "dışları kalaylı, içleri vay vaylı" dünyalara ısınamadım.

Mütevâzı, mahcûb çobanlara ısındım, emek sömüren kodamanlara ısınamadım.

Çalışanlara ısındım, çalanlara çırpanlara ısınamadım.

Alınterine, göznûruna ısındım, el çabukluğuna, göz açlığına ısınamadım.

Çalışarak geçinenlere ısındım, yanaşarak geçinenlere ısınamadım.

Gayretli karıncalara ısındım, leş kargalarına ısınamadım.

Çilelere, yorgunluklara, dalgınlıklara, durgunluklara ısındım, dargınlıklara ısınamadım.

Ter dökenlere ısındım, kan dökenlere ısınamadım.

Can derdine koşan tavşana ısındım, avcıya da köpeklerine de ısınamadım.

Beyin yıkama, istismar, köleleştirme içindi bütün çalışmalar. Kula kulluğa götürüyordu bütün sistemler. Biyolojik ve ruhsal kanunları gözardı eden ideolojilere tiksintiyle baktım. Köleliği alkışlayan şahsiyetsizlere ısınamadım.

Çocukların bir damlacık yüreği, körpecik beyni üzerinde tasarrufa kalkan tâğutlara ısınamadım.

İhânet ve zorbalıktı meydanlarda caka satan, sıcak, ıpıssız çöllerde Hâbiller, Hüseyinler yalnız kalmışlardı. İhânet, zulüm ve kan kokan dünyalara ısınamadım.

Merhametlere ısındım, saltanatlara ısınamadım.



eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:26:41  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür.

(İmamın teki demiş.)

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:31:15  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
(Arkadaşlar, ben bu yazıya çok güldüm. Fakat rahatsız edici bir tarafı var ise hemen delete ederim.)

AYIN MEKTUBU

Ben 27 yaşıda bir aile reisiyim. Eşimi çok seviyorum. O da beni seviyo. Ancak ters giden birşeyler var. Benim kötü alışkanlıkarım yoktur. Alkol mideme dokunur, sigara öksürtür. Devrettiği haftalarda bile loto oynamam. Kumar yuva yıkar. Gece hayatım da yok. Karım barmaid. Ben barlardan rahatsız olurum. Müziğin sesini çok açıyorlar. Karımsa teknocu. Amfiye sarılıp uyuyor. Hayatımda hiç tartışmadım, kavga etmedim. Hep kaçtım. Barış yanlısı bir seyir izledim. Karım, sanatçı. Döğüş sanatlarıyla uğraşıyor. İki siyah kuşağı var. Birini beline, birini başına takıyor. Bana da takıyor.

Genelde bahçe işleri ile uğraştım. Ne bileyim, bitki falan yetiştirdim. Sürekli yıkanırım, pamuk gibi kokarım. Elime dişi eli değmedi, bakirim. Tertemizim. Sütten çıkmış ak kaşık değilim, o kaşık biraz yağlı olur. Eşim genelde pis işlerle uğraşır. Ama tam olarak bilemiyorum, bana pek bahsetmez.

Beni neden sevdiğini anlamış değilim. Galiba varlığım onu ve erkek arkadaşlarını eğlendiriyor. Arada bir enseme şaplak indiriyorlar. Ayrıca karım kafasına esince beni dövüyor. Ben de dayak yiyorum.

AYIN CEVABI

Öncelikle sen erkek değilsin. Allah belanı versin. Evin babası da, reisi de, patronu da sen değilsin. Alem buysa kral O'dur. Çocuk istiyorsan iyi düşün, yüzde doksan sen doğurursun. Erkeklerin onurunu iki paralık ettin ahlaksız herif! Çıkmaz olaydın o delikten. Hay ben seni yetiştiren babanın damına koyayım! Sana nasıl bulaşık yıkanır, toz alınır esas onu öğretmek lazım ama bilmiyorum, çünkü ben erkeğim, erkek!!!! Sefil herif, beter ol! Ulan dalkavuk, erkek dediğin sigara, içki, ter kokar, kumar oynar! Zamparadır. En önemlisi de boş gezmez!!! Anlamamışsındır sen şimdi. Yani belinde silah olur. Hem de irice bir şey. Ata biner, feth eder. KARI GÖTÜRÜR KARIIII!!! Götürmeye götürme, düzmeye düzme demez!!!!! Bir bakışta iki karı götürür. BİR NARAYLA YEDİ MAHALLEYİ KALDIRIR!!! TOP HERİF! OKU, OKU DA ÖĞREN !!! ÖL! ÖL SEN BE!!! ÖL DE SİNİRİMİ BOZMA! KUŞBEYİNLİ TAVUSKUŞU!!!!


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:34:36  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Mehmet Akif ERSOY

SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDEN

Bir de İstanbul'a geldim ki; bütün çarşı, pazar
Naradan çalkalanıyor, öyle ya... Hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın;

Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak
-Yaşasın
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
Şak! Şak! Şak!

Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.

"Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı"
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.

Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.

Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa'ya...
Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya.

Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını,
Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını...

Analık ilmi için Paris'e, yüksünmeyerek...
Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek.

(laf edeni yakarım, istiklal marşımızın şairinin lafları bunlar!)

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:45:16  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Beden içindeki anlamsız ruh, kin içindeki tahta kılıç gibidir.
Hz. MEVLANA


DALKAVUK

Dost; dalkavuk ister.
Dostluğu kadar.
Bir alışveriştir onun için dostluk
''Senin gibi dostum,
Hiç olmadı benim''
Densin ister;dostundan!!!
Aşık dalkavuk ister:
"Ne güzel aşıksın.
Varmı senin gibisi?
Hiç oldu mu senin gibi,
Seven"
Bunlarla beslenir aşık.
Ne olduğunu bilmeden
Arkadaş; İşte, yolda, mekanda,
Dalkavuk ister.
Onun çalışmasının üstüne yoktur
Onun araba sürüşü farklı,
Zekası muhteşemdir.
Çocuklarının aklı kimsede yoktur
Siyaset ondan sorulur.
Ordunun paşası,
İşinin maşasıdır
Her fikirde fikri,
Doğada yalnız kendi vardır.
Kimse kendi seçimiyle dalkavuk,
Seçtiğini
Kendi kendinin, dalkavuğu olduğunu
Bilmeden yaşar,
Mı?


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:47:11  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
"Dalkavuklardan sakının; çünkü onlar insanı boş kaşıkla besler." C. de Gregrio


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:49:11  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Mükellef bir sofra... Dâvetliler içinde, Bey ve yanından hiç ayırmadığı dalkavuğu da var.
Sofraya patlıcan gelmiş. Bey başlamış patlıcanı övmeye... Şöyle güzel, böyle nefis...

Dalkavuk durur mu? Efendisinin peşinden o da patlıcanı ballandıra ballandıra övmüş.
Biraz sonra Bey, patlıcanı kötülemeye başlamaz mı?.. Dalkavuk durur mu?
Hemen patlıcana ver yansın etmiş.
Bey:
-Biraz önce göklere çıkardın, şimdi de yerin dibine geçirdin zavallıyı. Bunun sebebi nedir? demiş.
Dalkavuk:
-Efendim, demiş. Ben, patlıcana değil size hizmet ediyorum. Siz nerede ben orada...

Görevi kavuk sallamak olanların dini, imanı menfaatir.
Onlar sadece gülünç duruma düşerler. Beydebâ

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  14:55:19  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Hikayeyi çoğumuz biliriz... Bir zamanlar, astığı astık kestiği kestik bir padişahın çok sevdiği bir atı varmış ve tabir yerindeyse, anlı şanlı padişah bu atı gözü gibi sever ve üzerine titrermiş. Padişah bu kutsal atı (öyle ya, kimilerine göre devlet kutsal olur da, başındaki anlı şanlı padişah ve onun gözü gibi sevdiği atı kutsal olmaz mı) yakınlarına teslim eder ve "gün gelir de bu atın öldüğünü bana kim duyuracak olursa, onun kellesini vurdururum" biçiminde, buyruğunu da açıklar. Yani o zaman padişahlarının, bugün olduğu gibi, öyle faîli meçhul cinayetlerle ilgili ve alakaları hiç olmazdı. Padişah oldukları ve de yönetim biçimleri hiçbir şekilde demokratik olmadığı için, örtülü bir şey yapmaya kesinlikle tenezzül etmezler ve ne yapacaklarsa açıkça beyan etmekten hiç mi hiç çekinmezlerdi. Ne de olsa, onlar padişahtı ve bugün ülkemizde olduğu gibi, seçilmek ve bunun için yapacakları icraatlarla halka hoş görünmek diye bir dertleri yoktu. Gerçekten de padişahlık, gelişmiş ülkelerden getirilen hormonlarla ve vitamin haplarıyla ayakta tutulan kimilerinin ağızlarının sularını akıtacak kadar hoş ve çok latif bir meslekti. Her ne kadar, o zamanın padişahları, hormonlar ve vitamin hapları olmadığı için, bugünün yöneticileri kadar uzun ömürlü ve de uzun saltanatlı olmasalar da; yine de padişahlardı ve kendilerine özenilmeye değer bir güce ve yetkiye sahiplerdi.

Her neyse, biz yine hikâyemize dönelim... Olacak bu ya, her canlı gibi, gün gelir, anlı şanlı padişahın kutsal atı ölür. Padişah yakınlarını bir telaştır alır ve neredeyse bütün saray baştan başa yasa bürünür. Öyle ya kolay şey midir bu? Ferman açıktır kutsal atın amiyane tabirle nalları diktiğini padişaha kim duyuracak olursa, kellesi gidecektir. Her ne kadar, o zamanlar masal kahramanı olmadan, yani medyanın şişirmesine ve hormonlamasına gerek kalmadan, kahraman olmak mümkün olsa da, can yine de tatlıdır ve herkes kelle gitme korkusuyla kara kara düşünmektedir. İşte tam bu sırada, padişahın dalkavuğu, kavuk sallayıcısı, takla atıcısı, şaklabanı, hık deyicisi, çanak yalayıcısı, artık ne denirse, ortaya çıkar ve atın öldüğünü padişaha duyurma işini üstlenir. Padişaha gider ve gerekli şaklabanlıkları yaptıktan sonra, çok ustalıklı bir biçimde kutsal "at" dan söz etmeye başlar. Padişahım der şaklaban. "Sizin o meşhur atınız var ya, kaç gündür hiçbir şey yemiyor; hiç su içmiyor; ayağa kalkmıyor; hiç kımıldamıyor; hiç kişnemiyor; hiç kuyruğunu sallamıyor ve sürekli olarak boylu boyunca yerde yatıyor". Dalkavuğunu büyük bir heyecanla dinlemekte olan padişah telaş ve hışımla "at öldü desene be adam" diye bağırır. Dalkavuk, derin bir oh çekerek,"padişahım, onu ben demiyorum, siz diyorsunuz" der ve böylece hem kendi kellesini ve hem de diğer padişah yakınlarının kellesini bir güzel kurtarmış olur.

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  15:01:07  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Dalkavuğun kimliği

Temel prensiptir yağcılık onda
Aşikar düşmandan beter dalkavuk
Dilde en öndedir eylemde sonda
Kalbi midesinde atar dalkavuk

İşte dalkavuktan birkaç meziyet
Ortamına göre alır vaziyet
Onun kitabında yoktur eziyet
Gam kasavet bilmez yatar dalkavuk

Nalıncı keseri gibi mübarek
Elin üçü beşi nesine gerek
Nereden gelirse yağlı bir börek
Tadına bakmadan yutar dalkavuk

En çok o kunuşur susulduğunda
Havasını görme kasıldığında
Kuyruğu kapana kısıldığında
Babasını bile satar dalkavuk

Der Emekçi var oldukça bu sorun
Fırsat tanımayın boynun vurun
İyinin, güzelin, bir de onurun
Başladığı yerde biter biter dalkavuk.

Ozan Emekçi

(Hey Allah'ın dalları, bak ne güzel tarif etmişler sizi! dalları bilen bilir, ne kadar benziyor yukarılardaki tabir -tabi onlara-)

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  15:05:16  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
SOYTARI, DALKAVUK, ŞAKLABAN

Bazı kavramlar vardır yeryüzünün her yerinde ve de her zaman aynı anlama gelir. Kısaca evrenseldir, bunun anlamını sözcük içerisinde değiştirmek mümkün değildir. Bir başka anlamda kullandığını da iddia edemez insan. İşte “ Soytarı “ , “ Dalkavuk “, “ Şaklaban “ sözcükleri yukarıda bahsettiğimiz türden kavramlardır. Toplu halde yaşayan insanın bulunduğu her yerde ve de herkes tarafından aynı manada algılanır bu sözcükler.

Bu sözcüklerin kullanıldığı her yerde güçlülerle güçsüzler birlikte yaşar. Yine bu sözcükler kullanıldığında ilk çağrıştırdığı kavramlar sırasıyla “ Kral “, “ Saray “, ve de “ Onursuz kişi “ olmaktadır. ( Soytarılığı meslek edinmiş sanatkar konumuz dışındadır. )

İnsanların toplu yaşamaya başladığı ilk yıllarda soytarının görevi; etrafında toplandığı lideri eğlendirmekti.

Bu yaşam şeklinin devamında dalkavuk kralı eğlendirmeyi kendine görev edinmiş. Ne var ki, bu görevi üstlenenlerin gelir seviyesinin yükselmesi “ Dalkavukluluğu “ esnaf sınıfı haline dönüştürmüş. Özellikle “ Osmanlı İmparatorluğu “ zamanında soytarılık meslek haline dönüşmüş ve hatta yönetmelikleri bile varmış. Bu yönetmelikte gördükleri iş ve hizmet karşılığı alacakları ücret tarifeleri bile yazılıymış. Örneğin; dalkavuğun burnuna fiske vurma 20 para, yüzüne mürekkep veya kömür sürme 37 para, kafasına yumruk vurma 40 para, merdivenden yuvarlama 180 para, kuyruğu dışarıda kalmak kaydıyla canlı fındık faresini ağzının içine kapatma 400 para, kuyuya sarkıtarak su içinde bir süre bırakma 600 para imiş. Bu şakalar sırasında soytarı ölürse cenaze masrafı şakayı yapan tarafından karşılanırmış. Osmanlı sarayına 1500’lü yılların başında II. Beyazıt ile geldiği tahmin edilmekle, sarayda soytarı bulundurma geleneği Tanzimat’tan sonra kaldırılmış.

Şaklaban/ Soytarı/ Dalkavuk sözcükleri bugün için “ kendisinden çıkar sağlayabileceği kimseyi aşırı bir hayranlıkla öven, pohpohlayan ikiyüzlü kimseler “ için kullanılması hiç de yanlış olmamaktadır.

Son yıllarda etrafınıza şöyle bir baktığınızda bu tarife uyan ve sayısı hiç de azımsanmayacak çoğunlukta insana rastlamanız mümkündür. Bu gün için bu türdeki insanlara daha çok kendini lider addeden parti başkanları etrafında veya kendini bulunduğu kurumun sahibi olarak gören bakan, genel müdür, belediye başkanı, müdür, kurul başkanı etrafında rastlamak olası. Zira bugün Ülkemizde etrafına çıkar sağlayanlar bu görevlerdeki kimselerdir.

Soytarı/ Şaklaban/ Dalkavuk sayısı Ülkelerin gelişmişliği ile ters orantılıdır. Gelişmişlik düzeyi arttıkça sayı düşmektedir. Umarım bu türdeki insan sayısı bilgi toplumuna eriştiğimiz 21. Yüzyılda minimuma inecek ama asla sıfırlanmayacaktır.

Soytarı, sürekli olarak kendisine hamilik yapacak kişiyi iktidardakilerden bulacaktır. O kişiyi, gücü elinden kaçırdığında ilk terk eden de soytarı olacaktır. Zira mekanizmanın işleyişinde riya vardır, dürüstlük yoktur, ikiyüzlülük vardır, samimiyet yoktur, yalan vardır, vefa yoktur. Ancak şaklabana yakışan doğru davranış biçimi de budur.

Dalkavuğun en korktuğu şey özgürlük ortamıdır. Zira soytarı, kendisine özgürlüğü çok gören bir ruh haline sahiptir. Tadını bilmez birilerinden emir almadan yaşamanın. Birileri tarafından kullanılmak en çok hoşlandığı yaşam biçimidir. Hep birileri elinden tutmuştur. Düşmesin diye hep birileri arkadan destek vermiştir. “ Sen artık amir oldun “ deyip bir göreve getirseler de ilk soracağı “ şimdi ben kimden emir alacağım “ olacaktır, şüpheniz olmasın. Bulundukları yere normal yollardan gelmedikleri için kıymetini bilmez konumunun. Başı sıkıştığında en kıymetli varlığını hiç direnç göstermeden teslim edecektir karşı tarafa. Şerefli ölümü bile beceremeyecek kadar yeteneksiz ve korkaktır soytarı.

Kendine has fikri olmamıştır, o nedenle değerlendiremez tek başına olayları. Dalkavuk bir konu üzerinde konuştuğunda bilin ki vantroloğun elindeki bebek gibidir.

Soytarı – kral ilişkisi bana göre Klavuz – karga ilişkisinden farksızdır. Yapanın yanına kar kaldığı sürece bu ilişki sürekli olarak kurulacak ve hiç bitmeyecektir.


Halil İbrahim ELMAS
Başmüfettiş

MAZRUF
Yıl: 3 Sayı: 15 Mayıs-Temmuz 1999


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  15:22:17  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Aslan Burcu tiplerini tanımak genelde çok kolaydır. Gösterişli ve alımlı tavırlarıyla hemen dikkat çekerler. Görünümleriyle dikkat çekmeyi başaramazlarsa, bu kez davranışlarıyla dikkat çekmeye çalışırlar ve de mutlaka başarırlar. Aslan Burcunda doğanlar çevrelerinin hayranlarıyla dolu olmasına bayılırlar. Heyecanlı, güleryüzlü, çevrelerinde bulunan her şeye ışık getiren tavırlarıyla son derece cazibeli tiplerdir. Aslanlar (Doğum anında başka bir etki yoksa) son derece çalışkan ve hedeflerine ulaşmayı başaran tiplerdir. Tabii hedeflerinin ne olduğunu anlamışsınızdır sanırım. Onların biricik hedefi çok para kazanmaktır. Aslında istedikleri paranın kendisi olmayıp onunla satın alacakları pırıltılı hayat ve lükstür. Evet, Aslanlar lüks ve gösterişe son derece düşkündür. Bunu sağlayabilmek için de çok çalışır ve başarır. Ve de yaptıklarıyla övünür. Doğruyu söylemek gerekirse, pek de haklıdır. Aslında ne kadar övünse azdır. Tipik bir Aslan’ın doğasında tembel ve gevşek bir taraf olabilir. Fakat, istediğini elde etmek için çalışması gerektiğini bilir ve müthiş bir enerji ortaya koyar. Tabii bu arada sevmeyi, sevgisini göstermeyi de bilen, cömert biridir.

Lüks ve kaliteli her şey Aslan Burcu’na hitap eder. Bazen gereğinden fazla baskıcı ve sert olduğu için kendine olmayacak problemler yaratabilir. Ayrıca sürekli önde ve gözde olma dürtüsü yorucu ve enerji tüketen bir durumdur. Bu tavrın altında ise, sevgi dolu ve sevilmeyi bekleyen çocuk ruhlu biri vardır. Ancak istedikleri olmadığı zaman, baskı kuran biri olmak yerine yüce gönüllü ve muhteşem biri gibi davranırsa hayatta daha başarılı olabilir.

Zodyak'ın en fazla insanları ve olayları yönetme arzusu duyanları bu burçtan çıkar. Şayet aksini gösteren etkiler yoksa, Aslan Burcu tipleri Atak, Gözüpek bir liderdir. Sosyal ilişkiler ve aile ilişkileri onun için çok önemlidir. Gözle görünür bir yoğunluk ve ciddiyetle yaşar. Karizmatik ve güçlüdür. Aslan tipleri, kendini ispat edip yeteneklerini ortaya koyabileceği, böylece kendini en fazla gösterebileceği işlerde başarılı olur. Sıkıcı işlere gelemezler. Dinlenmeden çalışırlar ama eğlenceye de vakit ayırmayı başarırlar.

Arkadaşlarının ve ailesinin her konuda kendisine ihtiyaç duymasını bekler ve bunun enerjisi ile güçlenirler. Aslanlar kuşku dolu ilişkilere girebilirler ve ikiyüzlülüğü geç teşhis edebilirler. Arkadaşlarını ve kendilerinden yardım isteyenleri sürekli desteklerler. Aslan Burcu bir iş ortağı olarak başarılıdır fakat, ikinci planda asla kalamaz. Bir Aslan’ı asla yönetemezsiniz. O daima birinci olmak zorundadır. Yoksa hasta olur. Övülmeye, poh pohlanmaya, alkışlanmaya ihtiyacı vardır. Tabii onun bu zaafından yararlananlar da çevrelerinde dolanırlar. Bir Aslan bunun farkında olsa bile övülmekten çok hoşlandığı için kendini hoş sözlere bilerek bırakabilir. Tıpkı dalkavuk besleyen bir kral edasıyla dolaşır. Tabii bu arada onun bu zayıflığından yararlananlar yüzünden zor durumda kalabilir.

Cinsellik açısından Aslan koruyucu biridir. Dürüst davranışlar bekler. Kendi bağımsızlığından ise, ödün vermez. Yaradılıştan sağlam yapılı olan Aslan'lar çabuk iyileşirler, hastalıkları önemsemezler. Öylesine açık sözlüdür ki, uyumlu diye anılması güçtür. İhtiraslı tutumu davranışları ile örtüşür. Hiç bir konuda yüzeysel olanla yetinmeyen araştırıcı bir tutumu vardır.

(Demek ki etrafımızda dalkavuk olduğunu hissettiğimiz biri varsa, ona hemen burcunu soracağız. Neyse bugünlük yeter bu kadar dalkavukluluk!)

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

qitted
Kaplumbağa

Comoros Islands
2831 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  15:50:06  qitted adlı üyenin bilgilerini göster  qitted adlı üyeye email gönder  qitted adlı üyeye özel mesaj gönder  qitted adlı üyeye ICQ mesajı gönder  qitted adlı üyeye Yahoo! mesajı gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Fena takmışsın dalkavuklara

Bir de pencerenin diğer tarafını düşünsene.
Zor zanaattır dalkavukluk.
Eğer içinden gelmiyorsa öğrenemezsin.
Okulu yoktur, usta eğiticisi yoktur.
Tamamen bir yetenek işidir, bu anlamda sanat bile sayılabilir.

Bu güzide sanat günümüzde modern çağa ayak uydurmuş ve önce adını değiştirmiştir. Artık dalkavuklar "Yağdanlık" adını taşımaktadır.

Dalkavukların federasyon kuracağına dair güvenilir kaynaklardan haber alınmıştır. Ancak işin yasal zemine nasıl oturtulacağı henüz çözülmemiştir.

Dalkavukluğun meslek sayılması için girişimler sürmektedir. Ancak bu meslek erbabının çok sayıda olması mesleğin cazibesini düşürmektedir.

Üniversitelerde dalkavukluk konusunda kürsü kurulması düşünülmekte olup bunu kimin teklif edeceği belirlenememiştir. Gönüllü aranmaktadır.

Sevgiyle kal dost

No color, only B&W..
Yukarı ÇıkAşağı İn

papillion
Kaplumbağa

Zimbabwe (Rhodesia)
1587 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  16:18:48  papillion adlı üyenin bilgilerini göster  papillion adlı üyeye email gönder  papillion adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
"Yalakalık" ta denildiği olmuştur!

calamity Yukarı ÇıkAşağı İn

SerenitY
Kaplumba

Turkiye
322 Mesaj
Gönderildi - 23/08/2001 :  23:29:58  SerenitY adlı üyenin bilgilerini göster  SerenitY adlı üyeye email gönder  SerenitY adlı üyeye özel mesaj gönder  SerenitY adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
burası dafi' nin yeri olmuş:))

--uyumsuzluğun uyumunda buluşalım-- Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  11:43:15  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Evet qitted, dalkavuklara haddinden fazla takmy? durumdayym. Nedeni etrafymda o türden insanlaryn haddinden fazla bulunu?u da olabilir. Derinlemesine incelemeye devam edece?im mevzuyu. Ayryca payla?ty?yn bilgiler gerçekten de ne yapmak istedi?imi anlayabilmi? bir insanyn kurabilece?i cümleler. Özellikle algy kabiliyetin açysyndan tebrik ediyorum seni.

Evet papi, kysaca yalak yalaka falan filan da denebilir o zyrtapozlara! Zyrtapoz mevzuunu ba?ka bir ba?lykta incelerim:)

Evet Serenity can, hafiften dafistan olmu?tur mekan, dalistan olmasyndan ehvendir... desem olmayacak, bile bile dalistan yaptyk bi kere. Dönelim dally kavuklu metinler serpi?tirmeye.

Osmanly'nyn sivil pa?asy, dalkavuklaryny ça?yrmy?..

-Yary?ma açyyorum.. Öyle bir hata yapyn ki, özrünüz kabahatinizden büyük olsun, demi?..

Ertesi gün pa?a kona?yn merdivenlerinden çykarken, dalkavuklardan biri sessizce arkadan yakla?my?.. Pa?a'nyn kaba etine (poposuna), bir çimdik atmy?..

Pa?a öfkeyle, hy?ymla dönmü?..

-Bre gafil.. Ne halt ediyorsun, diye ba?yrmy? dalkavu?a..

Dalkavuk, yyly?yk yyly?yk gülümsemi?..

-Affedin pa?a hazretleri.. Sizi hanymefendi zannettim.. O yüzden çimdik attym, demi?..

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  11:51:30  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Kelimenin vokabüler analizini yapmak isteyenlere, imlai bir site:

http://www.tdk.gov.tr/imlad.html

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  11:56:11  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
:) Dalkavuk ara?tyrmam esnasynda bu siteye rastlamamm e?siz bir tesadüf. Sabahtan beri link atar dururum ama forumun ba?ka cihetlerinde. Hörmetler.. Ne demek istiyorum? Önce metin, sonra site adresi...


Kyr?ehir in folklor bakymyndan canly bölgelerinden biri olan Mucur özellikle seyirlik oyunlaryyla tanynmy?tyr. 'Koca oyunu' dedikleri oyun, alanlarda bir orta oyunu, kapaly yerlerde bir sahne disiplini ile oynanmaktadyr. Oyunun konusuna göre dekoru, mizanseni vardyr. Oyunda makyaj yaparak kylyk de?i?tirerek çykylyr. Sözgelimi Koca çenesine yünden koca bir sakal takar, syrtyna koyun postundan bir kürk giyer, Arap ellerini yüzünü siyaha boyar, kadyn kyly?yna giren oyuncular, kylyklary, konu?malary , tavyrlary ve davrany?lary kadyndan farkedilmeyecek bir do?allykla oynarlar. Kahya, yerine göre ukala, yerine göre dalkavuk tipini ustalykla canlandyryr. Bütün oyuncular rollerini tam bir aktörlük yetene?i ile ve hayret uyandyracak ustalykla yaparlar. Eskilerin tuluat ?eklinde oynadyklary bu oyunlary, yeniler yazyly metin durumuna getirmelerine kar?yn syk syk tuluata kaçarak ho? açmalar ve esprilerle oyuna renk katmaktadyrlar.

http://hakandikici.virtualave.net/kirsehir-folklor.htm


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

ada
Kaplumbağa

Türkiye
10892 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  13:12:09  ada adlı üyenin bilgilerini göster  ada adlı üyeye email gönder  ada adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
bu dafy nin hiperaktifligi ve de öfkesi tuttu yine.
sakinlesene gader dokunmamak gerek gerçi ama dayanamadim iste.
bana bisi yapmaz o. sever beni :)

yukarida verdigin adres hakan in kisisel sitesi ve oradaki foruma üyeyim.
forumda da kirsehir konusu vardi ve o zamanlar girip yazmistim.
ama ismim jeff coola ve sonra da thor idi.
güzel günlerdi

exe ye selamlar :)


Paydaş Yukarı ÇıkAşağı İn

qitted
Kaplumbağa

Comoros Islands
2831 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  13:48:27  qitted adlı üyenin bilgilerini göster  qitted adlı üyeye email gönder  qitted adlı üyeye özel mesaj gönder  qitted adlı üyeye ICQ mesajı gönder  qitted adlı üyeye Yahoo! mesajı gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Daphne, güzel dost, herşey açıkça ortada zaten ama yine de teşekkürler.

Deniz yıldızlarını denizden güneşe çıkarmaya çalışıyorsun.

Denizde yıldız çok, bu çaban deniz için farketmez biliyorsun. Ama çıkarmayı başardığın her yıldız için çok farkedecektir eminim.

Sevgiyle..

No color, only B&W..
Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  15:18:28  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
He aynen dedi?ine katylyyorum histhorik.. Ama bekle önce bilen birilerinin metinleri var. Sonra bilmeyen benin metinlerine gelecek syra elbet.!!!!!

Kyrk yyl sonra gelen ceza



Ukrayna’nyn büyükçe bir köyünde ?ypak isminde zengin bir köylü otururdu. Ayny köyde, ?ypak’yn yanynda i?çi olarak çaly?an Trohim isminde fakir ama genç ve yaky?ykly bir köylü vardy. Günler günleri kovalarken, ?ypak’yn güzel kyzy Vassa, Trohim’e a?yk oldu. ?ypak durumu ö?renince çok kyzdy ve Trohim’i i?ten kovdu. Kovarken de, ona alayly alayly ?öyle dedi: "Sen ne zaman ince mavi kuma?tan bir palto giyer ve kendi arabanla, kendi atynla evime gelirsen, kyzymy sana o zaman veririm." Böyle bir?eyin mümkün olmayaca?yny dü?ünen ?ypak, daha i?ten atyldy?y o gün, üzüntüsünden kendisini nehre atmak istedi. O syrada oradan geçmekte olan Pridibalka isminde bir bahçyvan kurtardy onu. Aslynda çok kötü kalpli olan bu adam, köylüler arasynda, insan kyly?yna bürünmü? bir ?eytan diye bilinirdi.

Pridibalka, hayatyny kurtardy?y Trohim’i, o syrada köylerinden geçmekte olan bir tüccary öldürüp paralaryny almasy için kandyrdy. Trohim, zifiri karanlykta, ormanyn içinden geçen yolda, Pridibalka’nyn da yardymyyla tüccary öldürdü ve cinayetinin izlerini ortadan kaldyrdy. Trohim tüccaryn paralarynyn ve mallarynyn sadece bir bölümünü aldy?y için, yapylan soru?turmada, olayda soygunculuk bulunmady?yna, gerçekte Trohim’in sopasyyla vura vura öldürdü?ü ve sonra da atlaryyla birlikte uçurumdan a?a?y atty?y tüccar ve u?a?ynyn kendi dikkatsizlikleri nedeniyle uçuruma yuvarlanarak öldüklerine karar verildi.

Trohim, olayyn syrryny sadece sevgilisi ve sözlüsü Vassa’ya açty. Vassa, ona kaderini ö?renmesi için, öldürdü?ü adamlaryn mezaryna gitmesini ö?ütledi. Trohim de öyle yapty. Gece gitti?i mezarlykta, gizli bir ses ona, Allah’yn kendisini kyrk yyl sonra cezalandyraca?yny söyledi. Sözlüler, böyle uzun bir zaman içinde bir yolunu bulup Trohim’in günahyny ba?y?latabilece?ini dü?ündüler ve kysa zaman içinde evlenmeye karar verdiler. Hele hele Trohim, "Allah yok, âhiret yok, günah yok" diyerek kendisini ikna eden Pridibalka ile konu?unca, yüre?ini burkan vicdan azabyndan hiç eser kalmady.

Vassa’nyn babasy da, Trohim mavi paltosu, kendi arabasy ve kendi atyyla evine geldikten sonra, evlenmelerine izin verdi. Evlendiler. Trohim ticaret yapmaya ve gün be gün zenginle?meye ba?lady. Önce kasabaya, sonra da ?ehre ta?yndylar. Orada Trohim’in e?i öldü. Yalnyzly?yn verdi?i kederle, Trohim yine vicdan azaby duymaya ba?lady. Zamanynda i?ledi?i günahy, oradaki papaza açty. Papaz, bir kilise yaptyrmasy halinde, Trohim’in günahynyn ba?y?lanaca?yna dair garanti verdi. Trohim kiliseyi yaptyrdy yaptyrmasyna, ama ruhu rahata ermedi. Ykinci kez evlendi. Artyk Petersburg gibi büyük bir ?ehirde, debdebe içinde ya?yyor, herkesten saygy görüyordu. Artyk, Trohim Semenoviç Ya?nikov diyorlardy ona. Gelgelelim, içindeki vicdan azaby kendisini bir türlü terketmiyordu. Gitti?i bir manastyrda, inzivaya çekilmi? bir ke?i?, eski cinayetinin günahynyn tek bir ?artla ba?y?lanabilece?ini söyledi kendisine: haksyzca elde etti?i bütün maly-mülkü satmak ve fakir de olsa kendi eme?iyle geçinmek. Fakat Trohim’in bunu yapacak gerekli cesaret ve kuvveti yoktu. Her defasynda, bir?eyi bahane gösterip kendisini hakly çykarmaya çaly?yyordu.

Sonunda, o çok korktu?u kyrkyncy yyl gelip çatty. Trohim, öldürdü?ü tüccar ve u?a?ynyn mezarynda kendisine bildirilen cezanyn artyk gerçekle?mesini beklemeye ba?lady. Yhtiyar, "Acaba beni nasyl bir son bekliyor?" diye, her gün keder ve elem içinde kyvranyyordu. Bir gün, felsefeci o?lu Aleksandr’a i?ledi?i günahy dolayly olarak anlatty. O?lu, babasynyn ne gibi bir günah i?ledi?ini anlamady?y halde, ?unlary söyledi: "Allah diye bir varlyk yoktur. Dolayysyyla O’ndan ve O’nun cezasyndan korkmak saçmalyktyr. Ölümden sonraki hayat diye bir?ey yoktur. Öyleyse ‘ruh’ için niye kaygylanasyn ki? Böyle bâtyl itikatlardan kurtulman lâzym..."

Kyrkyncy yylyn son gününe do?ru, Trohim Semenoviç’in ruhunda fyrtynalar kopuyor, duygulary alt-üst oluyor, ne yapaca?yny bilemiyordu. Felsefeci o?lu Aleksandr babasyna Allah, âhiret ve ruh hakkyndaki görü?lerini tekrar tekrar anlatarak "Bu kocakary masallaryndan kurtar kendini" diye ö?üt veriyor, onu biraz avutabiliyordu. Trohim, sonuncu gün, yyldyrym gibi bir ilahî tokat beklerken, içindeki fyrtyna birdenbire diniverdi. Ya?ly Trohim Semenoviç de, artyk "Bütün bunlar uydurma masallar. Allah yok, âhiret yok, hesap yok..." demeye ba?lamy?ty çünkü.

Me?er, Trohim Semenoviç Ya?nikov’un cezasy, Allah’a ve hesap gününe olan imanyny kaybetmesiymi?!

Y?te, 12 A?ustos’u 13 A?ustos’a ba?layan o gece, o?lu ile konu?tuktan sonra, yalnyz ba?yna odasyna çekilip yata?yna yatty?ynda, cezasy ba?lady: "Allah yok, ruh yok, ceza yok! Ne güzel! Ne rahat! Ne kadar zamandyr bo?una bunca acyyy çekmi?im. Aleksandr’yn dedi?i gibi, hepimiz hayatta kalmak için birbirimizle mücadele ediyor, birbirimizi öldürüyoruz. Varolma sava?y... Y?te hayatyn kanunu bu. Allah da bana zafer verdi. Ne dedim ben? Aptally?a bak. A?zym aly?my? i?te. Bu zaferi bana Allah falan kazandyrmy? de?il. Ben ba?ardym, kendi elimle kazandym onu. Ben kazandym, ben harcyyorum. Y?te bu kadar. Güzel güzel ya?yyordum, bir tek o günün hatyrasy vardy beni rahatsyz eden. Servetimi kyskandyklaryny bal gibi biliyorum."

Rahata erdi?i günlerin birinde Aleksandr’yn kendisine verilen yyllyk yirmi bin rublenin ihtiyaçlaryna yetmedi?ini söyledi?ini hatyrlady Trohim. Kendi kendine "Parayy arttyrmayy?ym hiç ho?una gitmedi" diye söylendi. "Herhalde ben ölünce paralaryn hepsinin kendisinin olaca?yny dü?ünüyordur." Sonra, birdenbire gerçe?i görüverdi: "Tabiî ya, o da benim ölümümü isteyecek. Zafer kazanmak istiyorsan, sava?acaksyn. Ben sava?tym ve tüccary öldürdüm. Öldürmem de gerekiyordu. Çünkü benim ya?amam için onlaryn ölmesi gerekiyordu. Ya o?lum Aleksandr için kimin ölmesi gerekiyor? Elbette ki benim! Ben onunla bu kadar mal-mülk arasynda bir engelim. Ona ne kadar para verirsem vereyim, yine de ölmem onun daha çok i?ine gelir."

Trohim Semenoviç Ya?nikov, o?lunun daha önce söylediklerini, tavyrlaryny ve baky?laryny hatyrlayynca, onun her tavyr ve sözünden babasynyn ölümünü istedi?inin sezildi?ini gördü. "Hem niye istemesin ki? Okumu?, bilgili, Allah ve âhiret gibi bâtyl itikadlara kapylmayan birisi oldu?una göre, beni öldürmek isteyecektir. Bu i?i bizzat yapyp kendi elini kana bulamak istemiyor diyelim, zehir ne güne duruyor?"

Tam o syrada, bir sohbet esnasynda o?lunun, insanlary geride hiçbir iz byrakmadan öldüren zehirlerden söz etti?ini hayrlady. "Onda da öyle bir zehir varsa, elbette bana da içirecektir. Zaten i?lerimi yaryda byrakty?ymy, halbuki daha iyi ?eyler yapylabilece?ini söyleyip duruyordu. Bir bardak çay... ardyndan her?ey tamam. Evdeki di?er ki?ileri, meselâ ahçylary da rü?vetle satyn alabilir. Onlaryn hepsi de dü?ük ahlâkly insanlar zaten." U?a?yny hayaline getirmi?. "Bin ruble verdin mi her?eye evet diyecek bir adam. Ahçy da öyle."

Trohim bu dü?ünceler kar?ysynda çok ürktü ve heyecanlandy. Heyecanyny yaty?tyrmak için, masanyn üzerindeki bir ?erbete uzandy. Barda?y eline alynca, dibinde beyazymsy bir?ey gördü. "Nedir acaba bu?" diye sordu kendi kendine. "Hayyr, beni gafil avlayamaz" deyip, suyu döktü. "Herkes herkese kar?y sava?yyor. Sava?malyyyz, konu?mamalyyyz. Hep tetikte duraca?ym. Sadece karymyn yiyip içti?i ?eyleri yiyip içece?im. Ama o da servetimin yedide birinin kendisine kalaca?yny bal gibi biliyor. Zaten fakir ana-babasy hep ondan bu parayy isteyip duruyorlar. Madem sava?yyoruz, o zaman öyle bir?ey yapmalyyym ki, onlar benim ölümümden kârly çykmasynlar. Öyle bir vasiyet yazmalyyym ki, ellerine hiçbir ?ey geçmesin. Yaryndan tezi yok, vasiyetimi hazyrlayyp durumu onlara bildirece?im."

Uyumak istedi, ama kafasyndaki binbir dü?ünce ona rahat vermiyordu. Kalkty, vasiyetini yazmaya ba?lady. Hyrkasyny, terliklerini giyip masasynyn ba?yna geçti. Yazdy?y vasiyet tasla?ynda, bütün mal-mülkünü hayyr kurumlaryna ba?y?lyyordu. Vasiyet yazma i?ini bitirdikten sonra, uyumak için yata?yna girdi. Ama birden aklyna u?a?y ile kapycysy geldi. "Ben onbe? ruble maa? alan bir u?ak olsaydym, be? oda ötemde zengin mi zengin bir adam uyuyor olsaydy, ve Allah’yn olmady?yny, âhirette hesaba çekilmek diye bir?ey olmady?yny bilseydim, herhalde tüccara ne yaptyysam aynysyny ona da yapardym." Bu dü?ünceyle birlikte, bütün tüyleri diken diken oldu. Yine kalkty, kapysyny kilitlemek istedi. Ama kapy bir türlü kilitlenmek bilmiyordu. O da, kapy açylynca çykan gürültüyü duymak maksadyyla, kapyya bir sandalye dayady ve onu kapy koluna ba?lady, sandalyenin yanyna da ba?ka bir sandalye koydu. Ondan sonradyr ki, uykuya dalabildi. Ama bu arada ?afak vakti gelmi?ti bile.

Bütün gece uykusuz kalan Trohim ertesi gün o kadar uzun süre uyudu ki, karysy ne oldu?unu merak edip odasyna gelince, kapynyn açylmasyyla birlikte sandalyeler de gürültüyle devrildi. Korkudan yata?yndan fyrlayan Trohim "Ne oluyor, kimdir o? Ymdat! Polis!" diye ba?yrmaya ba?lady. Kendisini öldürmeye geldiklerini zannetti. Karysyna, her ihtimale kar?y kapyya sandalyeleri dayady?yny yarym a?yz söyleyip, konuyu kapatmak istedi. Ama gerek o gün, gerek sonraki günler boyu, ev halky Trohim Semenoviç’te tuhaf de?i?meler oldu?unu farketmeye ba?lady.

Daha önce, bazan ne?eli, bazan kyzgyn; bazan iyimser, bazan kaygyly olurdu. Bazy ki?ileri sevmez; bazy ki?ileri, hele çocuklaryny ve torunlaryny çok severdi. Ama artyk hep yalnyz kalmaya çaly?yyor, hiç konu?muyor, herkese kar?y çekingen davranyyordu. Herkesi ?üpheci gözlerle süzüyor, kendi çocuklaryna bile ayny ?ekilde yakla?yyordu.

O günden itibaren, neredeyse tek i?i, vasiyetini yazmak oldu. Her gün o kadar u?ra?ty?y halde, vasiyeti bir türlü istedi?i ?ekle sokamyyordu. Kendisine tavsiyelerde bulunan memurlaryn hiçbir sözü onu tatmin etmedi. Kendi bildi?i gibi yazdy, bozdu, temize çekti.

Bu arada, yiyip-içtikleri konusunda fazlasyyla ince eleyip syk dokuyordu. Bazan en sevdi?i, en lezzetli yemeklere bile hiç dokunmuyordu. Ço?u kez, önündeki yeme?i yemiyor; o?lunun, kyzynyn, karysynyn tabaklarynda kalan artyklary topluyor, yalnyz onlary yiyordu. Sadece kendisinin satyn aldy?y ?araby içiyor, onu da odasyndaki dolaba kilitliyordu. Y?leriyle eskisi kadar ilgilenmemeye, kazandy?y paralary, aldy?y ?eyleri evdekilerden hep saklamaya ba?lady. Eskiden kendisine çok büyük mutluluk ve lezzet veren maly-mülkü ve serveti ?imdi ona sadece sykynty veriyordu. Her?eyini ba?kalaryndan saklamaya çaly?yyor, ama varly?yny kendisi gibi inançsyz insanlara kar?y koruyamayaca?yny biliyordu.

Yçten içe, kendisinin ve o?lunun bildi?i ?eyi, yani bir Allah’yn ve Hesap Günü’nün olmady?yny herkes ö?renince, onu hiçbir kuvvetin kurtaramayaca?yny hissediyordu. "Beni öldürecekler, zehirleyecekler. Ya aldatarak ya da zorlayarak malymy-mülkümü elimden alacaklar" diye dü?ünüyordu. "Tek bir kurtulu? yolu var. O da ba?kalaryna bir Allah’yn, Hesap Günü’nün olmady?yny söylememek. Tam tersine, onlary elimden geldi?ince Allah’yn var oldu?una, öldükten sonra insanlaryn yargylanaca?yna inandyrmak."

Çevresindekiler Trohim Semenoviç’te bir de?i?iklik daha gördüler. Trohim son derece dindar birisi olup çykty. Her gün oruç tutuyor; kilisedeki hiçbir ayini kaçyrmyyor; evdekilere, tanydy?y kimselere, hizmetçilerine bir Allah oldu?unu, O’nun kanunlary oldu?unu, inanmayanlaryn öldükten sonra ceza göreceklerini her fyrsatta anlatyyordu. O?luna bile bu fikirleri a?ylamaya çaly?yyor ve daha önce konu?tuklaryny ve eski dü?üncelerini unutmu? gibi görünüyordu.

Ama bir taraftan da, öldürülme, zehirlenme ve aldatylma korkusundan bir türlü kurtulamyyordu. Herkesten ?üpheleniyor, aklyna olmadyk kötü hayaller geliyor, karysy ve o?lu da dahil herkesten nefret ediyordu. Eskiden üzerlerine titredi?i ve çok sevdi?i minicik torunlary bile, ?imdi gözüne canavar yavrulary gibi görünüyordu. Çünkü, kendisi ba?kalaryndan nasyl nefret ediyorsa, onlaryn da kendisinden öyle nefret ettiklerini sanyyordu.

Yçindeki korkudan kurtulmak için, kendince yollara ba?vuruyordu artyk. Hiç kimsenin aklyndan öyle bir?ey geçmedi?i halde, o her?eyini çevresindeki herkesten kyskanyyor, herkese kar?y yalanlar söylüyor ve her?eyini saklyyordu. Aklynca onlara kar?y kendisini koruyucu önlemler alyyordu. Di?er taraftan da, insanlara "Allah var, âhiret var, ilahî yargy var" diye telkinlerde bulunuyordu. Her geçen gün büyüyen serveti ise, ona mutluluk vermek ?öyle dursun, korkusunu kat kat arttyryyordu. Ailesi ona ba? dü?manlaryymy? gibi görünüyordu. Yemek, içmek, uyumak gibi en syradan i?ler bile onun için i?kence haline gelmi?ti.

Trohim Semenoviç Ya?nikov, on seneden fazla bu hal içinde ya?ady. Çevresindekiler onun tuhaf davrany?laryny görebiliyor, ama asyl içindeki büyük yztyraplary göremiyorlardy. Ölümün de bu yztyraplary azaltaca?yny dü?ünmedi?inden, hayat ona daha bir azap veriyordu. Öldükten sonra her?eyin hiç olaca?yna, hayatynyn tamamen sona erece?ine inandy?y için, ölüm de deh?et veriyordu ona. Üzüntüyü de, yztyrabyny da, ölüm korkusunu da hep yalnyz ba?yna ya?ady.

Nihayet, onüçüncü senenin sonunda, kiliseden eve döndükten sonra, yalnyz ba?yna odasynda kahvaltysyny yapty, dolabynda kilitli tuttu?u ?arabyndan içti, uyumak için yata?yna uzandy ve bir daha da kalkamady.

Umulmadyk, ama sessiz bir ölüm olmu?tu onunki. Süslü tabutunu Aleksandr Nevski mezarly?yna kaldyrdylar. Sa?ly?ynda verdi?i ?a?aaly ziyafetleri kaçyrmayan bir sürü dalkavuk, tabutunun arkasyndan yürüdü. O syralar Petersburg’da güzel konu?masyyla me?hur bir papaz, mezary ba?ynda parlak bir vaaz verdi; onun faziletlerinden, merhametinden, mutlu hayatyndan dem vurdu.

Onun i?ledi?i cinayeti ve Allah’a olan inancyny kaybetti?inde nasyl bir cezaya u?ramy? oldu?unu ise, Allah biliyordu.

Lev N. Tolstoy

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  15:46:51  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
qitted; yıldızları güneşe çıkarmak değil güneşten korumak istiyorum.. dur olsa olsa:)
Birlikte Türk mitolocyasına bir göz atalım...

TÜRK MİTOLOJİSİ
MANAS DESTANI

BÜYÜK GAZA (I. Bölüm)

Katagan hanı Koşoy'un karargahı. Bu meşhur karargah han yolu olarak biliniyordu. Han Koşoy'un kurdurduğu yüksek kaleli bu şehir, Kaşgar, semerkant, İstanbul, Mısır, Altı Şehir ve Kara Şehir arasında dolaşan tüccarların, yolcuların ve kervanların uğrak yeri idi.


İlkbaharda hayvanlar taze otlarla doyarken; Koşoy ilkyaz otlağında yatarken altı han hiç haber vermeden kardeş oğlunun büyüğü Er Töştük'ün ziyafetine gideceğiz diye geldiler.

On üç han Kökötöy'ün aşında Manas'a karşı kargaşalığı başlattıklarında Koşoy onları sözle caydırmıştı. Yedi han koşoy'un sözünü dinleyerek Manas'a dokunmamaya yemin etmişti. Han koşoy öteki altı hanın nasihatı almadığını farketse de büyüklüğünü gösterip onları çadıra altı, kısrak kesip, kımız şarabıyla ağırlayarak usulüyle karşıladı.

Dönüşünde altı han toplanıp, Kökötöy'ün aşında Manas hakkında ortaya koydukları şikayeti tekrar dile getirince Er Koşoy hiddetten kendini tutamadı.

"Ey, akıllı hanlarım, söz dinleyin yavrularım. Benim gibi ak sakallı ihtiyarı üzmeyin, fazla ağlatmayın. Kökötöy'ün aşında saçmalamıştınız. Söyledikleriniz orada kalır sanmıştım. Beni dinlemediniz. Öyle yiğit iseniz Manas'ı öldürün bakalım! Gücünüzü kuvvetinizi biliyorsanız sakin olun, Manas'a dokunmayın. Gök yeleli bozkurt bilirse, cezanızı verir" dedi ihtiyer Koşoy yerinden kalkıp.

Altı han kuşluk vaktiyle Er Töştük'ün ziyafetine gitmek için yola koyuldular. Yer altından çıkışı münasebetiyle büyük bir ziyafet veren, kendini Manas'tan eksik görmeyen Kıpçak han Er Töştük Kebez-Dağ'daki Sarı-kol vadisine sahiplenmişti.

Aynı atanın oğulları olan altı han, yani Kazaklardan Er Kökçö, Taz'ın oğlu Ürbü, Buudayık'ın oğlu Muzburçak, Andıcanlı Sancıbeğ, Eştek'in oğlu Camgırcı ziyafet veren Er Töştök'ün beyaz çadırına geldiler.

Bahadıra fenalık besleyen altı han, tulumdan bal, kımız ve şarap içip yedi gün yatarak nasıl bir kavga çıkarıp Manas'tan öç alacaklarını düşündüler. Hanlar geveze Ürbü'nün söylediğini uygun bulup ona inandılar.

"O meşhur Manas'ı güreşip yenecek kuvvetimiz yoktur. Bunun yerine safdil Manas Manas'a :

" Kırgız Kırgız olduktan beri Kakançin'den ne zamana dek kaçıp yaşayacağız? Büyük bir gaza yapma zamanı geldi. Bahadır isen koş korkak isen kork" diye hep beraber söyleyip kışkırtalım. Danışmanlarını dinlemeyen Manas, yağmaya başlarsa başını kurtaramaz, askerleri dağılır, ineğin tüyü kadar çok olan Çinliler ona yenilmez. Kalmuklar da işin içinde olur, o zaman büyüklük taslayan Manas'tan hesap soracağız" dedi Er Ürbü.

"Bu kez kalabalık askerle Manas'ın avuluna ansızın girelim, bir korkutalım, konuk ağırlatıp bıktıralım, yemeklerini doyasıya yiyelim, kalabalıkta saldırıp gözdağı verelim. Birlikte iş görelim. Rehberlik taslayan o meşhur efendiyle dövüşürse dövüşüp, durursa duralım, bizim kim olduğumuzu bilsin, kendimizi bir gösterelim. Böylece öcümüzü alalım" dedi Eştek'in oğlu Camgırcı.

Altın han ak boz kısrağı kurban kesip, bileğinden kan çıkarıp, ellerini kana bandırarak "kaçanın kanı dökülsün " diye hep birde bağırdılar.

"Vaadinden sapanı gök lanetlesin!"

Altı han sözde usta bir yiğidi seçip mektup yazdırdılar. Mühürlerini basıp mektubu eline vererek kulağına tenbih ettiler:

"Manas'ın karargahına gidin. Manas yalnızsa selam verin. Evini kamçı çalarak girin. Bağıra bağıra söyleyin. Bir şey söylerse tersleyin! Arkanızda biz varız, kormayın!"

Kuduran altı hanın altı eçisi atlarını koşturup yedi gün yol yürüyüp Manas'ın Talas'taki karargahına geldiler.

Han karargahı, kapısı altından yapılmış yüksek bir kale idi.

Altın tahtta oturan han Manas'ın sağ yanında otuz iki han, sol yanında kırk bahadır vardı. Bahadır Manas'ın karargahı Albars kılıçlı altı bin asker tarafından korunuyordu. Ayrıca kapı bekçileri vardı. İnsanın ulaşabileceği karargah değildi. Askerlerin heybetini, soğuk yüzünü gören adam aklını oynatırdı.

Altı hanın elçileri bahadır Manas'ı hep ordu başında, savaşta görmüşlerdi. Karargaha geldiklerinde Bahadırdan çekindiler. Manas başımıza neler getirir diye korktular.

Altı hanın elçileri ne yapacaklarını şaşırıp Er Manas'ın yanına girmeye cesaret edemeden şaşırıp kaldılar.

Kapıcı başı Cooronçu bunların elçi olduğunu öğrendikten sonra Han Manas'a eğilerek söyledi:

"Yüce efendimiz, altın karargaha uzaktan altı elçi geldi. Hana söyleyecek sözümüz, verecek mektubumuz var diyorlar. Nereden geldiklerini söylemediler. Bindiği atlarına bakılırsa Kaşgardan gelmişe benziyorlar."

Bahadır Manas bıyıklarını kımıldatarak güldü.

"Ee, Cooronçuğum, onları durumunu kervancılar çoktan ulaştırmıştı, kendilerini kuvvetli sanan altı han danışıp han karargahını basacakmış diye duydum. O hanlardan gelen elçiler düşmanlık için gelen keşifçilerdir. İtip kakmadan girmelerine izin verin. Bir daha elçiliğe gelmez olsunlar! Karargahta gördüklerini hayatları boyunca unutmaz olsunlar!" dedi Bahadır Manas.

Han karargahına davulu çalındı. Karargahtaki on iki bir asker ortada yol bırakıp iki saf olarak dizilip durdular.

Kapı açılıp ordu başı elçileri tertemiz bir uzun yoldan karargaha götürdü. Cesur gibi görünen elçiler aptallaştılar.

Altı eren altı elçiyi arkasına alıp hanın bulunduğu hareme getirip kapıdan içeri aldılar ve başlarına yere değdirip "Han huzuruna varırken eğilip selam veriniz" diye öğrettiler.

Kabaran altı elçinin nefesi kısıldı, dili tutuldu, ağızlarındaki sözler uçup gitti.

Sırayla oturan bahadırları görünce akıllarının kaçıran elçiler dizlerine kadar eğilip usluca selam verdiler.

Oturanlar sadece Bakay onları selamını kabul etti. Tatlı sözlü, akıllı, birkaç dil bilen zeki Acıbay konuştu:

"Ey yiğitler, çekinmeyin, sakin olun! Siz kimseniz? Nereden geldiniz?"

Elçiler konuşamadan ellerini ceplerine sokup, hanlarının verdiği kağıdı çıkarıp arslan Manas'ın huzuruna sundular.

Yemek pişecek bir süre geçinceye kadar kağıdı alan kimse olmadı. Elçiler eğilmiş halde kıpırdamadan bakıp durdular.

Bir süreden sonra altın kemer takan Bahadır Sırgak yerinde kalkıp mektubu alarak bahadır Manas'a iletti.

Kudretli Han Manas, mektubu okuduktan sonra bıyık altında güldü.

"Koşoy amca, benim dediğim gibi oldu. Tahminim doğru çıktı. Sonunda akrabalarımın sırrı bilindi. İşte onların tutumu, mektubu dokunaklı yazmışlar. Gökte aradığımı yerde buldum" dedi bahadır Manas sevinerek.

Manas davul çaldırdı.

"Aziz ihtiyar Koşoy, Bakay amca! Kökötöy'ün aşından bir yıl geçti. Halkıma ziyafet vermek istiyorum, buna ne dersiniz?

Er Koşoy ile danışman Bakay birbirlerine baktılar. Karın erkek mi doğurdu veya Kalmuklardan at mı alındı, ya da baban mı öldü ki ziyafet veresin. Bahadır Manas'ın bunu niçin yaptığı sır idi.

"Bütün halk gelsin. Yarlığım halka ulaşsın!" dedi Manas emrederek

. Bahadır Manas katibe mektup yazdırıp acele ziyafete gelsinler diye aynı kökten gelen akrabalarına altmış yiğidini gönderdi.

Manas hazinesini açtırıp altın ve gümüşlerini sokaklara saçtırıp altı gün boyunca büyük bir ziyafet verdi.

Yedinci gün bahadır Manas altı hanın elçilerine merhamet gösterdi, her birine altın yakalı kaftan giydirip, at verdi.

Şimdi gelen elçiler eşyalarını katıra yükleyip on üç gün yol yürüyerek Kerme-Tağ vadisinde Er Töştük'ün ziyafetinin bitiminde vardılar. Elçiler sırayla oturan büyüklere, görüp geçirdikleri olayları Manas'ın kahramanlığını, beyaz karargahını, kırk çoranın durumunu eksiksiz olarak anlatıp Manas'ın mektubunu verdiler.

Bahadır Manas, mektubunda şöyle yazmıştı: "Ben Manas Han emrediyorum ki, bütün halk kırk gün içinde karargaha gelsin! Gazaya çıkmak isteyen hazırlığını yapsın, bu işe yaramayan yatıp kalsın".

Bu bir hiledir diye, kimse gitmeye karar veremedi. Gitmeyelim de diyemediler, ya da bir anlam veremediler. Zor durumda kalan hanların yüzleri sarardı. Kederlenerek kaygıya daldılar.

Sırayla oturan bahadırların içinde Eleman'ın oğlu Er Töştük ilk olarak söz aldı :

"Elinin körü altı han, diliniz mi tutuldu, siz Tanrı lanetlesin, rahat yatan Manas'a dokunup huzurunu kaçırdınız. Manas şimdi bizi rahat bırakmaz, ejderin kuyruğuna bastınız. Şimdi Manas'ı ürküttük. Artık iş işten geçmiştir, verdiğiniz sözü tutun. Dökülmeyen kan, ölmeyen can yoktur, ölümden kaçan insan olmaz. Gelin demiş. Şimdi bizim yapacağımız şey kalabalık halkla, on binlerce askerle kahrolası herifin üzerine yürümektir. Yenilsek de yensek de, tevekkülle iş görelim veya hep birlikte ölelim. Birbirimizden geri kalmayalım. Başka yapacağımız bir şey yoktur".

Altı Han kırk gün içinde kalabalık bir ordu kurup bahadır Manas'ın Han karargahına geldiler.

Bahadır Manas'ın Har karargahı Gökte yanı kaybolduğu yıldızalıra göründüğü gece yarısından sonraki bir vakit idi.

Han sarayının kulesindeki nöbetçi muhafızlar beyaz çadırdan bahadır Manas'ın cebesini giyip altın davulu alıp, arslan gibi ileri atılıp büyük kulat'ına binip tek başına çıktığını gördüler.

Okun ulaşabildiği bir mesafedeki Boz Tepe'ye çıkan şık giysili han, elindeki davula mışıl mışıl uyayan dünyayı sarsacak şekilde şiddetle vurdu.

Atın davuldan gümbür gümbür ses çıktı.

Kibirli beyler döşeklerinden fırladılar, beşikteki çocuklar ağladılar, bağlanan atlar oltaya takılan balık gibi sıçradılar. Altın karargah sarsıldı. Lanet olsun, yine kavga çıktı diye bütün millet karıştı.

Tepede sekerek koşan deve gibi kula atın yelesi ve kuyruğu rüzgarda sancak gibi yayılıyor. Bahadırın etek ve yenleri rüzgarda çırpınıyordu, heybeti gittikçe artıp ejder halini alıyordu, suratı kapalı hava gibi soğuk gözüküyordu, böyle iken hangi insan evinde rahat uyuyabilirdi ki. Bakay başta olmak üzere kırk çora cesur Manas'ın karşısına derhal toplandılar.

Başlarını kaldırıp "Bahadır ne iş var" diye sormaya cesaret edemeden beklediler. Han Manas ordusunu alıp Doğuya hareket etti. Kuşluk vakti olmadan karşısında kalabalık bir ordu göründü. Bu altı hanın ordusu idi. Bahadır Manas altı hanın atlanıp yola çıktığını çoktan öğrenmişti.

Karşılarında Bahadır Manas'ı görünce yiğitlik taslayan altı hanın kalpleri ağızlarına gelip atlarından yuvarlandılar:

"Bahadır, hayırlı sabahta çıkan güneşle seni karşıladık. Güneş gibi sıcak merhametine sığınarak dağlara kadar yükselen bayrağını tutup yürüyelim. Niyetimiz bir imiş!" dediler ellerini kavuşturarak.

"Kardeşler, geliniz! Biz sizi bekliyorduk. Koşoy amcamın da katımıyla toplantı yapıp Halkı birleştirelim, büyüğü dinleyelim, yurdun gamını bitirelim" demişsiniz. Buna kurban olayım. İki gün dinlenin! Ondan sonra danışalım."

"Bahadır Manas, senin sözünü destekliyoruz" dedi Camgırçı. Altı han başlarına eğik suskun suskun durdular.

Manas'ın kırk çorası altı hanın kalabalık askerlerini evlere paylaştırdılar. Hayvanların iyilerini kesip, karın yağından seçtiler. Askerleri yele altı yağıyla yapılan pilav ve şarapla ağırladılar.

Ertesi gün Bahadır Manas altın tahta oturup kırk çorasını, hanları ve bilgiç kılavuzlarını toplayıp kurultay yaptı.

"Hanlarım, şimdi avulda ağırlanıp yatacak zaman değil. Siz refah içinde yaşarken Kakançin bize defalarca saldırıp halkı yağmalayıp gitti. Yedi kuşaktan beri düşmandan korunup geldik, zulmünü çektik. Şimdi bizim ordumuz büyüdü, silahlarımız çoğaldı, kalbimde atalarımızın öcünü alıp Pekin'i bir yağmalasam diye bir arzu vardı. Buna ne dersiniz? Tayin ettiğim müddette altı han hazırlanıp gelmiştir. İzi kaybetmeden, askeri dağıtmadan Pekin'e gazaya çıkalım. Buna ne dersiniz?"

Bahadır Manas öfkeli dururken kimse gitmeyeceğim diyemedi, sonunda :

"Han Manas, senin bir dediğin iki olmaz. Bas dersen basalım, dur dersen duralım. Senin gibi bahadır varken düşmandan korkmayacağız. Sana Tanrı ömür versin!" dedi hanlar.

Altı Han Manas'ı avlamak için çok sayıda askerle gelip şimdi avullarına dönemeden orduya katılmak zorunda kalmalarına içleri yansa da, bahadırın gâzaya atlanacağız dediğini duyunca canlandılar.

"Bahadır Manas'a destek olup, Kakançin'i tamamen yerle bir edelim diye geldik." Eştek'in oğlu Camgırcı başta olmak üzere altı han Manas'tan korktuğunda ağız değiştirdi.

"Öyleyse mühürünüzü bu kâğıda basın." Bahadır Manas katibe yazı yazdırıp hanların mühürünü bastırdı.

Manas yine şöyle konuştu:

"Ey millet, on iki hanın askeri buradasınız. Pekin'e gâzâya çıkmak için mızrak kullanmada usta balta kullanmada çevik, geri dönmez yiğitleriniz var. İhtiyarım, hastayım, halsizim, atım zayıf diyenler burada kalsın. Ceza verilmeyecektir. Şimdiden ganimet diye, at ile elbiseye meraklanmayın! Gitmeyeceğim diyen varsa şimdi söylesin! Yolda şeytana uyup sözünden vazgeçerseniz başınız belaya girecektir! Kökünüzü kurutup başınızı keseceğim."

"Bahadır, yoldan saparsak Tanrı lanetlesin! Gök kubbesi başımıza yıkılsın! Kazığın başımıza saplansın!" dedi hanlar.

Bahadır Manas Pekin'e gidecek kalabalık orduyu Talas'a topladı. Karargahtan bir parça uzakta artçı koydu. Soydaş Türk oğullarına, ünlü hanlara altı yürük atlı habercilerle küçük birer mektup gönderdi.

Ordu seksen günde hazır oldu.

Artçı olarak görevlendirilen askerler at oynatıp düşman ile savaşmayı, mızrak, yay ve kılıç kullanmayı, baltayla vurmayı, hançerli elle yumruklaşmayı, butuyla tepmeyi, uçlara ulaşmayı, savaş silahını hazırlamayı öğrendiler. Almambet'in bilmediği yoktu, erenleri başlarına ne gelir, ne gelmez diye gürlenip akan Talas suyundan yaya da, atlı da geçirdi. Sudan korkanı beline ip bağlayıp nehire saldı. Talas'ın suyunu sahile doldurup göl meydana getirerek yiğitlere suda yüzmeyi öğretti.

Pir Davut'un ilhamiyle seksen yaşındaki Döögör usta gündüzlü geceli çalışıp arkadaşlarına silah yaptı.

Bahadır Manas, Altay'dan geldikten beri yer değiştirerek beslediği atlarını esirgemeden askerlerine dağıttı. Her bölük başına kesmesi için bir kısrak, her yiğit başına bir yedek at verdi.

Askerler savaşa çıkacakları günün gecesinde kutsal dağa çıktılar. Atalarının taşa kazılan resimlerini, yazılarını ziyarette bulundular. Kula kısrağı kurban kestiler. Kopuz çalıp, söz ustasının tatlı sözlerini, ozanların söylediği makamları dinleyip kadir gecesini karşıladılar, neşeyle tan attırdılar.

Şafak azıcık sökmeye başlarken davul çalındı. Bu ordu komutanları toplansın anlamındaki bir emirdi.

Bahadır Manas ordunun önünde yürüdüğü zaman şans getiren, düşmana saldıdığı zaman kalabalık askere bedel olan Bakay'ı emir vererek gâzâya han tayin etti.

Vakit dolup, kalabalık ordunun Büyük Pekin'e yürüyeceği zaman yaklaşırken sevgili yenge Kanıkey hiç uyumadan, yorgunluğunu sezdirmeden amcası Koşoy ile kırk çorayı çağırdı.Önüne bal ve kımızdan yapılan şarabı koydu.

Sefere çıkacağı günün gecesinde sevgili kadın Kanıkey beyaz gerdanlığını takıp kimseye görünmeden Han Manas'ın çadırına girmişti. Gözleri parlamış, sinirlenmiş Kanıkey'i gören Bahadır Manas üzülmüştü.

"Yüce efendim, fazla konuşup işine karıştığım için özür dilerim, büyük gâzâya atlanırken talihsiz sözümü söyleyeyim. Büyük gâzâya çıkma diye ısrar ettim dinlemedin. Pekin dünyanın öbür bucağında, beş aylık bir mesafedir. Halkı kalabalık, savunması dayanıklı bir yerdir. Çinlilere kuvvetli halk diyorlar, oraya giden dönmez, gidişi var dönüşü yok yol diyorlar. Askerlerin dağınık ve hemde karışıktır. Buna rağmen gidiyorsun. Yetimler ve dul kadınlar karargahında kaldı. Namussuz, kötü niyetli akrabaların burda kaldı. Benim gibi inleyip ağlayan hamile kadının kaldı. Yüce soylu efendim, gökte uçan kuşu görürsem efendimin esenlik haberi diye umut bulacağım, atan tanı görürsem efendimin gücü diye kuvvet bulacağım..."

"Her seferde böyle yakınıyorsun, Kanıkey. Kadınlığını bırakmıyorsun. Düşüncelerinin, niyetini düzelt. Gitmediğimiz düşman, yenmediğimiz Çin Maçin değil o. Erkek namusu için, ataların intikamı için mahsus bu büyük gâzâya atlandığında peşimden çekme, yolumu bozma, iyi yolculuk dile!" dedi Bahadır Manas kızarak.

Hanın sözünü dinlediğinde ağlamasını kesip gözlerini yaşla dolduran zavallı Kanıkey gece karargahtan ayrılmıştı.

Bugün gözleri yaşlı Kanıkey yenge hızlı hareketlerle Han Koşoy'un ayağına kapanıp, diz çökerek ona yakası altından, yenleri bakırdan yapılan ok işlemez, mızrak delemez iki katlı zırh şeklindeki özel kaftanı giydirdi.

Katagay hanı Koşoy hayır duasını okudu.

"Umay Ana yardımcı olsun, evladım! Çocuğunu sağlıklı doğursun, evladım! Oğlunu Hızır korusun! Güreştiğini yere sersin! Hızıra yarasın! Kara benekli kaplan yanında yürüsün! Babanın arslanı beyaz kaplan arkandan yürüsün! Alp karakuş önünde ve arkanda dolaşıp uçsun!" kaftan giyen Koşoy amca Tanrıya sığınarak halkın önünde dua okudu.

Han hatunu Kanıkey kederli bir halde, ay gibi yüzünü parıldatarak, altından yapılan takılarını göğsünden oynatarak, bahadırın büyük gâzâya niyetlendi, atışmada ok işlemesin diye, on iki yılda yaptığı Akolpok'u ona giydirdi, altınla kaplanmış kayış kemir beline kuşattı. Kanıkey'in diktiği Akolpok, boylu poslu, geniş omuzlu Manas'a yakışmış, bahadırlık heybeti belirip mağrur bir hal almıştı.

Bu becerikli Kanıkey hatunun yaptıklarını görüp taş yüreği ezilen bahadır Manas açıkca belli etmese de onu üzmeyeceğine söz verip Umay ana'ya yemin etti.

Kanıkey hazineyi açtırıp, yeşil renkli gök heybeyi getirtip ortaya koydu. Heybeyi açıp kırk çoraya kırk kalpak, kırk şalvar, kırk zırh gömleği giydirdi.

Güzel Kanıkey'in çalışkanlığını bilin ki, o kırk çorayı yazın giymesi için bir takım, kışın giymesi için bir takım elbise hazırlamıştı. Ökçesini oydurup, tabanını kalın yaptırıp, çift çıngırak koydurup giydiği zaman hoş ses çıkaran zili var, ok işlemez çizme yaptırmıştı. Bunları kır çoraya verdi hatun. Çizmeye ilaveten her birine tilki derisinden yapılmış çorap ve kumaştan yapılmış ayak sargısı daha verdi hatun. Yiğitlere iki yıl yetecek kadar çakmak, bıçak, kemer verdi. Kavgada düşmanın yüreğine saplansınlar diye çift tığlı hançer verdi. Yiğitler yorulduğunda, yiyecekleri bittiğinde suyla çalkalayıp içsinler ve canlarına kuvvet gelsin diye çoraların erzağına kurut ilave etti.

Tavus gibi yürüyen hatun, arslan gibi çoraların her birine çoktan beri savaş için alıştırılan, zıpyala duran kırk savaş atı hazırlamıştı. Sağrılarına kaplan derisinden örtü örtüp üzerlerine takımlı eyer yerleşmişti. Onun üzerine su samuru derisinden yapılmış döşek koyup terkilerine de birer gök davul yerleştirdi. Yakası altında örtülmüş, düğmesine gevher takılmış, birer zırhal ve yorulduklarında atlara versinler diye ot konulan haybeyi de eyer kayışına bağlamıştı.

Kırgıl'ın başta olduğu kırk bahadır Kanıkey'den memnundular. Kadın olmasaymış Han Manas'a benzeyecekmiş diyerek sırada durarak başlarını eğdiler.

"Manas Han! Düşmanın üzerine yürü, düşmanın tabanında çiğnensin, askerin eksik olmasın! Bütün belâlar senden uzakta dursun! Atalarının taşa kazılan ruhları dirilsin, size yardım etsin!" Bütün halk koyun gibi gürültü yaparak gözleri yaşlı halde Tanrıya sığındı.

Her avul sarı başlı beyaz koyun kurban kesti.

Ordu harekete geçti. Davul çalındı.

Koyu doru ata bihen, bol paçalı geniş şalvar, geniş kolsuz kürk giyen Han Koşoy'un yönettiği ordu kapıdan çıktı.

Eline kırmızı mendil alan Kanıkey bahadırların yanındaki Almambet'e:

"Kardeş, bir dakika!" dedi guguk kuşu gibi sesiyle seslenerek:

Bahadır Almambet, hatuna atının dizginini çevirdi.

Zavallı Kanıkey gözlerini yaşla doldurup hıçkırarak Almambet'e şöyle dedi.

"Ayaş, uzun sefere gidiyorsunuz. Kaç günde varacaksınız, kaç günde geleceksiniz, ay ve yılını söyle de git kardeş. Şu vakitte gelecek diye yolunu bekleyeyim. Beyim Manas sana emanet, ayaş. Altın kuvveti yelesiyle, yüce soyul efendimin gücü seninlerdi, ayaş. Dayanacak biricik beyim, yaman düşmana atlandı, onu canlı görebilir miyim, bu bir Tanrının işidir ayaş. Badırın çocuğunu karnımda taşıyorum, bahadır. Yengenin zor günleri geldi. Kara böcek gibi düşman gelirse, başına dağ yıkılırsa, dostunu koru, ayaş. Dostunu düşmana tutup verme, ayaş" dedi Kanıkey atın yelesini tarayarak.

"Ayaş, yol kısa, söz kısa. Söz söyleyene yol uzaktır ayaş. Tanrım bize yardım ederse, yolum muvaffakiyetli olursa, Allah Teâlâ yardımcı olursa, Büyük Pekin'i tarümar edersek bir buçuk yıl olduğunda, tam on dokzu ay dolduğunda karargaha gelip ineriz, ayaş."

Kırk yiğidin başı Kırgıl davul çaldı. Almambet atını oynatarak gitti.

Mızrakların ucu parlıyor, birbirine değiyordu, askerlerin başları sallanıyor, bayraklar birbirine çarpıyordu, zırhlar parlıyor, askerlerin bellerindeki kılıçlar çağlıyordu, koşu atları yerinde duramıyor, tozlar havaya yükseliyor, yer titriyordu. Ayaklarına üzengiye geçiren erler, yerlerinden kımıldayıp hareket geçtiler.

Ordunun başında Han Bakay gidiyordu, onun arkasında hanların idare ettiği askerler gidiyorlardı. Otuz bayrak taşıyan, üç yüz düdük, üç bin zurna alan kalabalık ordu han yoluna koyuldu.

Tatlı sözlü ve çok akıllı Kanıkey, nârin belli kırk gelinle avulun civarındaki bir tepede kuğu kuşu gibi dizilip, kırda bayrak taşıyan, tulpar atlarına binen yiğitlerin karaltısı kaybolana kadar sessizce bakıp durdu.

Kalabalık ordunun başında, kırk çorası yanında, elli iki yaşında olan asilzade Er Manas, beyaz atmaca gibi nârâ atarak gidiyordu. Altındaki Ak-kulası uzmanların uzmanı tarafından denenmiş, göz nûru bir asil hayvan idi.Geyiğin boynu gibi boynunu kıvıran, kurşun gibi duraklamadan koşan hakiki yürük bir at idi. Yeryüzünde onun benzeri yoktu, ağzına geçirilen gem dişleri arasında çatırdıyordu. Dümdüz beli eğiliyor, geceleyin teke gibi koşuyordu. Olukçuklarla kaplanan ön dişleri çelik gibi kısılıyordu, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu, başını çevirip bakışı, hareketleri atlardan farklıydı, güzel bir tavırla etrafına bakınarak sağlam adımlarla ilerliyordu, yelmesine rüzgâr yetişemezdi, koşusuna ok yetişemezdi, yüksek sesle bağırsanız sesiniz de yetişemezdi o böyle bir hayvandı.

Ordu üç gün üç gece yol yürüyüp büyük nehire geldiğinde askerler öteye beriye dağılıp, mızraklarını yere saçıp, bayraklarını serdiler, atlarını otlağa bırakıp keçe evi diktiler, yiğitler kaftanlarını şemsiye yaparak uyudular, asker başına bir tane olmak üzere verilen kısrakları kestiler, yenlik yaparak yata kaldılar.

Ordunun sonunda yürüyen Almambet, yiğitlerin böyle rahat yattığını görüp çok kızdı; çoraları ve komutanları satranç oynamakta olan Manas'a kabaca şöyle dedi:

"Bahadır Manas, var mısın? Şikayetimi dinle. Gideceğim Pekin çok uzaktır. Topladığın ollsa olsa üç yüz bin askerdir. Bu kadar askerle kara böcek gbi sayısız askeri olan Çin yurdunu yağmalayacağım diye yeltenip gidiyorsun. Askerlerinin durumu işte böyle, askerler avuçlarını açmış açıl sofram açıl deyip oturuyorlar. Adamlarının hepsi düğüne gidiyormuş gibi kaygısız. Çinlileri uyuyarak bulamazlar, yatarak alamazlar. Yiğitleri böyle bırakırsan askerlerin sana bakır mı, işlerin yolunda gider mi? Çin'e gâzâya çıkan yiğidin yapacağı iş bu mu? Yolu bilen yiğidin yok. Bekçilik yapan, yer gören, devriyeye çıkıp yol araştıran arslanın yok. Bu gâzâya katılamam Bahadır! Gideceksen kendin, git, Çinlileri yağmala! Sana katılıp ne edeyim, bana müsaade et, geri döneyim. Sözü uzatıp beni sıkma efendim!" dedi Almambet bozularak.

Almambet'in doğru sözünü dinleyen Manas'da, kırk bahadır da, ihtiyarlar da ses çıkarmadılar. Bir süre sonra Manas fikrini söyledi:

"Almambet kızmakta haklıdır. Bakay amcam ihtiyarlamış olsa gerek, askerleri başıboş bıraktı. Aksakallı Bakay'a gidin. Hanlığını Almambet'e versin" Bahadır Manas Acıbay ile Serek'i gösterdi.

Acıbay ile Serek, tepede çadırda bulunan Er Bakay'a büyük bir korku içerisinde gittiler, amca kahkaha atarak şöyle konuştu:

"Başı olan halkın oğlu, gâzâ yolunu tam olarak bilen Almambet'i kıskanmıyorum. Ben Almambet'i arslan Manas'tan, oğlumdan ziyade severim. Görevimi veriyorum askerlerin başına geçsin.

" Er Bakay katibe mektup yazdırıp, beylik mühürünü bastırdı, hanın kara atının üzerine sadaka olarak halis altın koyup çoraları sevindirip üç atla yolcu etti.

Davul çalınıp, askerler toplandılar. Gâzâ ordusunun önünde Manas emir verdi. Iraman'ın Irçı oğlu sefer atına binerek eline kopuz alıp Almambet'in gâzâ ordusuna han olduğunu duyurdu.

Almambet'in han tayin edilmesi orduda gürültü çıkarttı. Kırgızların içindeki Noygutları çoğu onu beğenmedi:

"Er Bakay gibi yoldaşı tahttan indirip başıboş dolaşan; Kalmuklardan, Çinlilerden ve Kazaklardan yer edinemeyen bu adamı han yapmak ne demektir?"

Bazı niyeti bozuk hanlar şöyle dediler:

"İş yeni başladı, daha göreceği var. Manas'a bildirmeden ortalığı ateşleyelim. Han Manas'ı kıl iple boğazlayalım. Ağzına geleni söyleyip, aklına estiğini yapmasının ne olduğunu faketsin! Kiminle dövüştüğünü öğrensin!"

Halkın bazıları hayret ettiler:

"Sersem Kalmuk, halkı ne belâlara itecek? Bakay'ı kendimiz seçmiştik, bu lanet olasını nasıl çıkarır, şimdi çabalarımız boşa mı gidecek..."

Halk söylese de yalan söylemez derler ya. Hanlık tahtına sahip olan Almambet Çin'in Pekin ordusunu görmüş bir yiğit idi, o sağ yanına doksan hizmetçi, sol yanına almış muhafız alarak orduyu kontrol etti. Asker sayısını yeniden tam olarak aldı, askerleri seçerek ayırdı. On kişiye onbaşı, yüz kişiye yüzbaşı, bin kişiye binbaşı konuldu. On bini, yani bir tümeni bahadır yönetti. Yüz bine birer bey konuldu. Yüz binlerce kişilik orduya otuz bey, otuz beye birer de sancak verildi.

Almambet adam sayısını aldıktan sonra ilk olarak hanlık emrini verdi:

"Ey, millet, hepiniz dinleyin! Hükümüm iki olmaz. Emrim yalan olmaz. Bundan sonra istediğiniz gibi at kesip, yiyip içip uyumak yok. Önceki gibi, evdeki gibi sohbet kurayım diye düşünmeyin! Üç ay elbiseleri çıkarmadan Doğu'ya yürüyeceğiz. Pekin'in civarında dinleneceğiz. O zamana kadar asker tertibini bozan canından umudun kessin. Yüz kişiden biri kaybolursa, ya da yolda asker boşyere durursa eceli geldi demektir" dedi Almambet her tarafa altmış cellat tayin edip.

Kalabalık orduda huzursuzluk baş gösterdi, herkes şaşırıp şöyle dediler:

"Elinin körü, bu Çinli bizi dinlendirmeden, sıcak güneşte kızartacak. Su içirmeden, yiyecek yedirmeden at üzerinde öldürecek her halde."

"At kesilmezse, insan yemek yemezse, uyumazsa cesedimizi götürecek Pekin'e? Beyliği Kalmuk'a verip gafil öleceğiz."

Zavallı halk kaygılansa da ertesi günkü sefere hazırlandı.

Karanlık gidip şafak sökerken Almambet'in davulu dağ deresinde, ot gibi uyuyup yatan orduyu ürkütüp uyandırdı.

On iki hanın kalabalık askeri, saf saf dizilip durdu. Almambetin izin verdikten sonra kalabalık ordu katar halinde hareket etti. Gökte toz zerreceği dahi uçmuyordu, yerde boş yer gözükmüyordu.

Yalın kılıç kuşanıp, tuğsuz mızrak almış, elinde sancakla Sarala adlı atına binmiş, çekik gözlü, çilsiz, beyaz yüzlü bahadır Almambet, kılavuzluk etti. Onun arkasında Bahadır Manas çok yol yürüse de canı sıkılmadan, zaaf göstermeden, sanki şimdi ata binmiş gibi, kasırgadan yaman bayak Kula atının yürüyüşünden zevk alarak geliyordu. Deve gibi iri cins yürük at Ak-kula, tuynaklarını yere batırıp, muskasını göğe sıçratıp, tırnaklarıyla kuma basarak heybetli bir şeklide oynayarak geliyordu. Ordunun arkasını kaplan Bakay sürüp geliyordu.

Sel gibi akan asker gece dahi soluk almadan, çan, zurna çalarak, gündüz de mola vermeden, at kesmeden, uyumadan, çölde on gün yol yürüdü. Duraklamaya izin vermedi Almambet. Kalabalık ordu, ıssız bucaksız çölde atlarına dayanarak, yolda uyuyarak, gözlerine kum, ağızlarına toz dolarak, kuvvetten düşmüş vaziyette on gün yol yürüdü, atlar yoruldu, yiğitlerin gözleri kamaştı. Almambet mola vermedi, kırk günde çölü arkada bırakıp, geniş Altay'ın dağlarına dayandılar. Uygun bir yer olan Kobulduu havzasına gelindiğinde ordunun peşindeki turnaya benzeyen Han Bakay, ordunun önündeki Almambet'e gelip rica etti:

"Yapma Almoşcuğum, orduya mola ver, yiğitler zayıf düştü. Bir mola vermezsek kırılıp biteriz"

Arslan Almambet davul çalarak "mola" diye emrettiğinde kalabalık askerin hepsi birdenbire atlarından kendilerini aşağıya attılar. İşte o zaman bütün halk, yol azabının mezar azabı olduğunu anlamıştı. Bazılarının attan inecek kuvveti kalmamıştı. Bazıları bükülüp kalmıştı ki, atlarından yuvarlanıp yerde yürüyemeden duruyorlardı. Baltasına yaslanarak uzanıp yatanlar çoktu. Dayanıklı, kuvvetli olanlar yemek pişirip, kısrak kesip yeyip yattılar. Canı sıkılan yiğitler eğlenmeye başladılar.

Bahadır Almambet, atları dinlendiriyor, kaçan atları toplamaya çalışıyordu.

"Hey hanlar! Atlar su içerlerse yağır olur, atları bir yere bağlayın!"

Akşama doğru, civarlara nöbetçi, hanlara koruma konuldu, keşifçiler yola koyuldular.

Ertesi gün de Han Almambet erlerin sayısını alacağım, gidip söyleyin, eğer biri eksik olursa başını alırım, diye Iraman'ın Irçı oğlunu haberci gönderdi.

Orduda bir telaş başladı, onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, çora başı ve müfrezeler ileri geri koşup, bağırıp çağırıp, Tanrı korusun bu Çinliden diye, askerlerini bulmakta zorlandılar.

Kırk çoranan biri olan Tazbaymat onbaşı idi. Almambet hesap sordu, o kendisiyle beraber on kişiydi, ama birini bulamamıştı. Tazbaymat'ın bir adamı kaybolduktan sonra, yüzbaşı onu alarak binbaşıya götürdü.

Binbaşı tümenbaşına, tümenbaşı Hana götürdü. Tazbaymat hesabında yanılmıştı.

"Elimde dokuzu vardı. Benimle on oluyorduk. Yavrusuna bakan kancık gibi bakıp günde üç kez sayıyordum bunları. Kaybetmişsem kahrolayım! Tanrı lanetlesin!" dedi Tazbaymat elini yayarak.

"Üç yüz bin askerin hepsi sağ iken, senden bir kişinin kaybolması üzücüdür. Hükmüm iki olmaz. Ölüme mahkum edeceğim. Tazbaymat'ı tutuklayın cellatlar!" dedi Almambet kızarak.

Altı cellat derhal başını kesmek için Tazbaymat'ı alıp götürdü.

Bu sırada Er Serek duraklayıp askerlere çevirildi :

"Hey, Baymat'ın onuna sevgili Manas girmiş olmasın, kağıda ber baksana" dedi Er Serek silkinip.

Kağıdı tutan Kadırseyit yazıya baktı ki, Serek haklı çıktı. Bahdır Manas onuncu er olarak Tazbaymat'ın idaresinde idi.

Ölümden sağ kalan Tazbaymat, bahadır Manas'a geldi:

"Ah, bahadırım Manas, senin için az kalsın Çin'li, kellemi alacaktı" dedi Tazbaymat bahadıra bağırarak.

Manas:

"Kurumuş Tazbaymat, burada âmirim sensin, unutulan benim. İşini eksik yapıyorsun. Yahu, Serek'e söyleme deyip seni kestirseydim keşke!" genellikle hiç gülmeyen bahadır çok güldü.

"Alp Manas'ı unutan Tazbaymat yiğit midir, yâ Tazbaymat'a darılmayan Manas arslan mıdır?" dedi Serek laf olsun diye.

Geniş derede bülbülün ötmesiyle uyanan Han Manas, nehir kıyısına varıp yüzünü yıkadı. Yorulan yiğitlerin rahatını bozmayayım diye davul çalmadan muhafızlar aracılığıyla Bakay, Koşoy ve Almambet bahadırları, kırk çorayı on iki hanın âmirlerini çağırtıp toplantı yaptı.

"Askerler rahat bir soluk alsınlar. Şimdi Kakançin'e, Pekin'e doğru yol alalım. Yolu hangi çora iyi biliyor? dedi Bakay sözünü kısa keserek.

Pekin'e keşif için ben gideceğim diye cesaret eden kimse çıkmadı. Askerler suskun duruyorlardı.

"Yol keşfini bana verin. Orası benim gördüğüm yer, dövüştüğüm halktır" dedi Almambet gülümseyerek.

"Kaç günlük mesafe orası?" dedi Bahadır Manas Almambet'e.

"Gidişi dönüşü iki ay, bahadır" dedi Almambet, "İki ayda gelirim. İki ayda gelemezsem, orda kaderimle ölmüşümdür."

Manas Sungur kuşu gibi bir hâl alarak, Almambet'in sözünden çok memnun oldu.

"Bahadır Almambet, keşife çıktığında yorulmayan, on iki gün durmadan savaşan yine de koşmaktan bıkmayan Kartküröng' e binip git. Ayrıca ok işlemeyen elbiseyi giyip git. Erzağını bol al. Yanına çevik yoldaş seç!" dedi Manas.

"Vay efendim, vay!" dedi Bahadır Almambet gürültüyle gülerek ve bükülerek "Yola hançerim yeter, Saralam'a bineyim. Hayvan olsa da sırdaşız değil mi. Bahadır, yanıma yoldaş için Sırgak'ı verin."

Han Manas buna muvafakat etti.

Er Almambet binbaşı Oşpur'u ordudan buldurdu.

Oşpurum, ordu Ala-Dağ'daki gibi eğlenip yatmasın. Çinli ve Kalmuklarla savaşmak için idman ettirilsin. Kakançin'de dolaşıp savaş hünerini öğrenmiştin. Ben gelinceye kadar askerlere hünerini öğret" dedi Almambet emrederek.

İki yiğit Almambet ve Sırgak, Çin topraklarının keşfi için atlarını seçip, silahlarını hazırlayıp harekete geçmek istediler.

Bütün millet Tanrıya yalvarıp hayır dua etti.

"Karşına düşman çıksa tabanında ezilsin! Atının izi otlarda kalmasın! Düşmanın takibedip ulaşamasın! Sağ gidin, ganimet alarak sağ gelin!".

İki gök yeleli kurt atlarını sıçratıp yola koyuldu.

Kuş olup uçan, yüksekte dövüştüğünde, düşmana karşı çıktığında gevşemeyen, keşifte duraklamayan, susuz ovada susamayan, gürültüden şaşırmayan, orduya katıldığında kırk gün karnı acıkmayan Sarala'ya binen, gök demirden zırh giyen sırlı mızrağını eline alan, ok işlemez kalkan kuşanan, karanlıkta yürüdüğü zaman bozkır tilkisinin izini kaybetmeden süren arslan Almambet Pekin'e doğru yöneldi. Almambet'in yanında, teketek kavgaya çıktığında heybetinden hiçbir şey kaybetmeyen, ölümden korkmayan, alev gözlü Sırgak vardı. Hiçbir şeyden yakınmaz, keskin mızraklı, başı kalkanlı bir yiğitti.

Kuvvetli iki arslan, uçan kuşlarla yarışıp düşmana farkettirmiden, bulut gibi sessiz, ıssız bucaksız çölü, puhu kuşunun bile uçmadığı kırı takib ediyor atlarını dinlendirip akıl danışıyor, Pekin istikametine doğru gidiyordu.

Tuyundunun Sarı-kıyası'nın civarına gelirken Almambet yoldaşı Sırgak'ı durdurdu.

"Bahadır Sırgak, bir dakika dur" dedi Almambet önüne çıkarak.

Almambet, dizler üzerine oturup el ayalarını gözlerine yaklaştırarak baktı.

"Eyvah!" dedi gözlerinden ellerini almadan Almambet "Sırgakçığım, Çinliler bizi farketmiş. Pis Çinlilerin devriye için koyduğu dağ sırtındaki dağ koçu, çoktan kaçıp gitmiş, ördeğe haber ulaşmış. Şimdi biraz mola verelim." Yiğitler atlarının gemini çıkarıp otlağa bıraktılar. Yolculuk azığındaki kavut ile kurutu pişirerek yediler. Birbiriyle iyi anlaşan iki bahadır birbirine gençlik yıllarını anlatmaya başladılar.

Kalabalık ordu, rahat bir yere yerleşti. Hastalara bakıldı. Bu yabancı yerde, askerler hergün sayıldı. Yorulan atlar dinlensin, yorulan yiğitler kendine gelsin diye devriyeye asker konup keşiften haber beklenip yatıldı. Oşpur bir türlü rahat edemedi. O, askerlere hünerini öğretmek zorunda idi.

Manas'ın kırk bahadırı yirmişer yirmişer ikiye ayrılıp dört kısrağı ödül koyup, aşık kemiği atıp oynuyorlardı. Karargahta Kırgıl'ın bağırıp çağıran sesi çıkıyordu. Zaten onun sustuğu gün olmamıştı. Nerede olursa olsun muvafakat etmiyen Kırgıl'ın normal olmadığını gören bahadır Almambet, Manas'a şöyle demişti: "İhtiyar Kırgıl ölmedikçe, kıyameti görmedikçe Kırgızın işleri iyi gitmez". Bugün de Kırgıl birilerini çatıp, yok yerden kavga çıkardı. Bir anda karargahın civarındaki Çubak ile İhtiyar Kırgıl, birbirlerine takılırken ansızın ağız dalaşına tutuştular.

İhtiyar Kırgıl, Çubak yiğide terbiyesizce hakaret etti:

"Hey, Çubak o kadar kabarma! Rakı içip sarhoş olduğun zaman dünyayı yıkacağım, ben Manas'ın sağ koluyum diyordun. Manas'a gelen o şaşkın Çinli o kadar olamıyorsun. Katardan çoktan geride kaldın. Akıldan ve sözden yoksunsun. O kadar güçlü arslan olsaydın kaçıp gelen Almambet Çin'e keşife gider miydi? Çubak burada kalır mıydı? Böyle yaşayacağım deme, geber!"

Bunu işiten Çubak bakıp durur muydu hiç. Onun da gözlerinden ateş, ağzından alev çıktı, öfkesinden çatladı. Dövüşte, insan gücü yetmeyen Er Çubak'ın kızgınlığını gören yiğitler "kendine hakim ol" diye ellerini tuttular.

Akbalta'nın oğlu Çubak altın çerçeveli akbaltasını bileğine taktı, silahlarını kuşanıp kökteke adlı atına bindi yılan gibi sıçrayıp ihtiyar Kırgıl'a bağırdı.

"Elinin körü, ihtiyar! Senin şu Almambet'inin peşinden yetişip kesmezsem, kanını içip doymazsam, Çubak adım silinsin. Onun cesaretini göreceğim! Pekin'e gireceğim! Yakalayana dek kovalayacağım. Almambet'in başını buraya terkimde getireceğim". Er Çubak davulunu hareket etti.

Çubak'ın bahadırlığı Manas'tan eksik değildi, boylu poslu, geniş omuzlu, yılankavı boyunlu, çok yiğit biriydi. O, muskasını sıçratan yürük atı Kökteke'ye binerek önünü engelleyenlere bakmadan gitti.

Devriyeye giden Han Bakay, Çubak'ı tek başına yürüdüğünü gördü. Artçıdan onun istikametini öğrendikten sonra tepedeki altın çadırda habersiz yatan bahadır Manas'a gitti.

"Çubak, kulaksız gök yeleli kurdun hareketini gördün mi? Sözümü anla Manas, ayrılanı kurt yer, ayrıla ayrıla bugüne kaldı Kırgız, başka halka laf gidiyor. Çubak senden başkasını tırnağı kadar görmüyor. Çubak'ı bir an evvel durdur" dedi Bakay.

Bakay'ın sözünü dinleyen bahadır Manas ne diyeceğini şaşırdı.

"Yapma amcacığım, ordu bozulmaya başlamış. Buna izin vermeyelim. Çubak ile Almambet birbirinden eksiği olmayan yiğitlerdir. İki arslan yok yere ıssız çölde, kimsenin olmadığı yerde çekişip dövüşürlerse birbirlerini öldürürler. Kanatlarımızdan ayrılmayalım. Ak-kula'yı yedeğe alarak gürültü koparan Çubak'ın önüne varıp hediye edip öfkesini gidereyim! Askerim bu durumda olduktan sonra emanet candan umudumu keseyim, ata binmeyivereyim!" dedi bahadır Manas kızarak.

Manas kızdığı zaman ordu değil, gökteki bulutlar bile kararırdı. Bahadırın görünüşü şöyle idi: Dimdik küstah gözlü, ince dudaklı, yassı yanaklı, uzun çeneli, gözlerin derin idi. Yiğitliği apaçıktı. Manas da Aymanboz atına binerek Çubak'ın peşinden gitti.

Tal-Mazar'ın altında uyumakta olan Almambet yüzüne birisi bir şey saçmış gibi şaşarak uyandı. Okunu hazırlayan Almambet at üzerinde bağırdı. "Hey, Sırgak dur! Benim gördüğümü gördün mü? Benim duyduğumu duydun mu, bahadır?"

Sırgak atına binerek Almambetle yanyana geldi.

"Ee, bahadır ne oldu? Yoksa kalabalık bir düşman grubu mu gördün?"

"Ey mert Sırgak arslanım, sırdaş olan yoldaşım! Bilmiyorsan söyleyim, beni himaye edenler söyledi : Akbalta'nın oğlu Er Çubak denen gaddar yayılmış uçan kuş gibi geliyordu, bastığı taşı parça parça ediyordu, kazan gibi olan topağı üzerinde gürültüler çıkarıp, perçemlerini göğe sıçratarak, tuynaklarını batırmış hiddetle bir hal almıştı hayvan. At üzerindeki Çubak'ın heybeti de acayipti, rengi uçmuştu, düşmana aldırmadan, kimseyi kendine denk görmeden düşmanını yiyecekmiş gibi hırslanmıştı.

Gök yeleli kurt Almambet Er Çubak'ın hırsını görüp atını çevirmiş ona aldırmayan Almambet sırıtarak selam verdi.

"Ee, bahadırım Çubak, kızmış gibi bir halin var, kılıcını çekmişsin, karşılaşacağın düşmanı göster, bahadır. Kalabalık Çinli mi geldi? Düşman seni gafil mi avladı?"

Kızgın kudurmuş Er Çubak kimseyi dinlemeden yel gibi hızla gelerek Almambet'e bir dokundu.

"Hey numara yapma Almambet, geçenlerde sen halkından ayrılıp başıboş dolaşıp geldiğinde geniş Talas'ın koynunda, ılgın ağacı biten havzada Argın, Nogoy içinde kan akıtıp, kılıç tutup içtiğimiz ant hani?" O zaman ata beraber binelim, düşmana beraber saldıralım, keşife beraber çıkalım, ölsek de beraber ölelim demedik mi? O yemininden nasıl kaçarsın? Beni bırakıp neden yalnız çıktın? Dur! Söyleyeceğimi dinle, köle! On iki türlü askeri yönettiğin halde keşife çıkan sen misin? Danışmak yok, laf yok, artçıdan kalan ben miyim? Vay köpek seni! Şimdi benim elinde öleceksin Çinli! Dedi Çubak içini boşaltarak.

"Ey, Çubak dostum! Sabreden derviş, muradına ermiş derler. Sabrededur, bahadır keşife ben gidecektim. Kırk hanlı Çin'den haber alacaktım. Arzu edersen sana yol açık, keşifine gidiver. Kırgızdan kimse keşife çıkmadıktan sonra, ben çıkayım dedim kötü mü etmişim? Kin besleyip Çinli diye canımı sıkma, kanımı kaynatma." Almambet sövüp saymadan, konuşup kızgınlığını gidersin diye ona aldırmadan ip gibi kıvransa da sol eliyle tutarak durdu.

"Pis Çinli köle! Yalandan keşife çıkacağım diye başlı halk olan Türkü bırakıp gitmek istiyorsun. Barikatını bozayım mı, can sıkıntısını gidereyim mi, seni istirahat ettireyim mi?" Er Çubak yeniden öfkelenerek atını kamçılayıp yerinden fırladı.

Şimdi Er Almambet de sinirlenmiş, ağzından ateş püskürterek, tüyleri diken diken olmuş vaziyette, sinek kadar canını hiç düşünmeden lanet olası Çubak'a söverek hücum etti.

"Hey hırslı pis murdar! Benim Pekin'e keşife gitmem kimin için? At üzerinde inatla yolumu engellemen kimin için? Cahil köpek Çubak, bil ki bunların hepsi senin için. Durmayım dedim durdurdun, konuşmayım dedim konuşturdun ulayan köpek Çubak! Bil ki ben Pekin'in asilzadelerinden biriydim. Saf altından yapılan tahtım vardı Pekin'de! Korkak pis murdar, ben nasıl Noygut kölesiymişim. Kuvvetli arslan isen, benden daha yiğit isen, cesur arslan isen niye bozkırından şaşıp geldin. Ben tahtımı bırakıp, halkımdan bezip pislikten temizleyip çora oldum Manas'a. Yerleştim Tala'a.

Beni Han yapın dedim kiminize?
İstedim, girdim dininize.
Hanınla bir olmadın
Öfkelensem burada,
Macera seven Çubakım.
Kovayım mı cinini?
Amir yap dedim kiminize?
Hürmet ettim dininize.
Amirinle bir olmadın
Döveyim mi cinini"

Almambet kazık boyunlu Sarala'ya kamçı çalarak çift tığlı gök çelik kılıcını kınından çıkarıp Çubak'a saldırdı. "Başını elma gibi kopartacağım. Yol üzerinde öldürüp köpeklere yem yapacağım."

Er Çubak da canını düşünmeden sağ yenini çözüp, kalkanı sırtına tutup, çelik kılıcını eline alarak dörtnala atını koşturdu.

Tepeye çıkan iki yiğit karşı karşıya geldiğinde dostluk hatırı yüzünden birbirine kıyamadan, bağırıp kılıç vuramadan bakıp durdu. Çubak Ağa! Almambet Ağa! Öfke düşmün akıl dosttur derler. Acınızı benden çıkarın bari dedi Sırgak. Buna aldırmayan erler atlarını oynatarak birbirine tekrara saldırdı.

Bu esnada eyerin sırtına benzeyen gök kırdan sevgili bahadır Manas'ın karaltısı doğan güneş gibi belirdi. Manas Aymanboz'a kamçı çalarak rüzgar gibi yetişip geldi.

"Yiğitler! Durun bir dakika! Bırakın kılıcınızı!" dedi. Manas uzaktan bağırarak.

Manas'ın bağırışını duyan iki yiğit durdu.

Bahadır Manas yürük deve gibi atıyla yetişip gelerek iki yiğide şöyle dedi:

"Üzerimde sungur, yanımda kaplan, altımda hayırlı yol, savaşta kalabalık askere bedel ikizler olan Almambet ve Çubak dostlarım"! Çektiğiniz kılıçlar taşı kessin, felâketler onunla beraber gitsin, yere bırakın! Şakanızı bırakın!" dedi. Han Manas araya girip kamçısını kaldırarak.

Çekişen iki yiğit aracıya bakmadan "Bırak beni, onu keseyim" diye tekrar birbirini tehdit ederken kaplan Manas şaşırarak şöyle dedi:

"Ey akılsız ve budala dostlarım; niyetinizi bozup yarı yolda kavga çıkarıp böyle Talas'a geri dönmek mi istiyordunuz. Bahadır Manas'a kendinizi göstermek mi istiyordunuz. Bunu nasıl yaparsın Almambet? Nasıl böyle düşünürsün Çubak? Yiğit Almoş varken cihanı altüst edeceğim, on sekiz bin âleme saldıracağım diye düşünüyordum. Çubak yanımdayken ok işlemez beyaz elbisesini değiştirip giyeceğim diye düşünüyordum. Sizin halinizi bugün gördüm! Kim olduğunuzu anladım. Şu Pekin'e kendim tek başıma gideyim, tek başıma varıp öleyim! Ey akılsızlar, yiğitlik taslayan budalalar, çölde yol kapışıp biriniz ölüp biriniz kalın..."

Sinirlenen bahadır Manas elindeki çift dizgini sağa sola silkip bıraktı. Kızgın gök yeleli kurt Manas kara tepeli kırda Karakuş gibi vadiye bakıp küserek oturakaldı.

İki bahadır baştaki gibi sert tavır göstermeden yumuşayıp, kılıçlarını kınına takıp, biribirinden uzaklaşarak bahadır Manas'ın karşısında mahçup olarak durdular.

İlk önce Er Çubak, Almambet'in önüne gelip diz çöktü, boynuna yular takarak iki elini göğsüne koyup şöyle dedi:

"Bahadırım Almambet, senin arkandan sana Çinli dedim. Bastırıp geldim, farkettim ki bu utanç vericiymiş. Keşife gideceksen işte yol! Al, başım hediye! Bahadırım Almoşcığım kusur bendeyse affedesin!"

Şu yalan dünyaya bak, büyük bahadır Almambet eriyip yumuşayan Çubak'ın tavrından memnun oldu.

"Han oğlu Er Çubak! Konuşurken sırdaşım, kıymetli arkadaşım, dertleşirken dert ortağım! Kakançin'e, Pekin'e beraber gidelim dediğin doğruydu. Keşife sana söylemeden çıkmam doğru değildi, kabahat bende, sen de beni affet bahadır!" Almambet atından inip Saralasını yedeğe alarak kamçısını boynuna koyup Çubak'a diz çöktü.

Ateşten geri dönmeyen, ölümden kaçmayan ahmak doğan iki bedbaht geberdiler mi nedir diye bahadır Manas gözünü çevirip baktı ki, deminki ikisi birbirine sarılıp, göğüslerini değdirip, el verişip, gökteki yıldızlar gibi çift olup barışmıştı. İki bahadır atlarını yedeğe alarak ağır ağır yürüyüp boyunlarını büküp Manas'ın önüne geldiler.

Arslan boynunu çevirdi. Bahadır Manas'ı görüp sevinerek güldü iki yiğit.

"Han, efendim, günahımızı affet. Önünde atlarımız hediye, bahadır!" dedi iki yiğit yanyana durarak.

"Ey Almambet, Çubak ikizim! İkiz yiğitlerim! Atışmaya gelen düşman olursa dünyayı yıkan kahramanlarım! Pekin'e ulaşıp keşif yapmak üzereyken gelip kavga çıkaran düşüncesiz Çubak, yaptığından utan! Yetişip gelip araya girsem küskün söz söylediğin için utan Almoş!" Bahadır Manas ağzını kocaman açıp gülerek iki yiğidiyle barıştı.

Issız çölde atlarını yedeğe alan dört bahadır sözleşti.

"Uçarsak birbirimize kanat olalım, düşmana ok olalım. Öleceksek birlikte ölelim. Andımızı bozanı Gök lanetlesin!" dediler bahadırlar Tanrıya sığınarak. Aymanboz'a binen bahadır Manas kıl çelik kılıcın tığını yalayan, biribirine şeref sözü veren üç yiğitle Cet-kaytına kadar pürüzsüz görünen Tal-Çokunun üzerine doğru yöneldiler.

Efendisi başta olmak üzere dört bahadır etraflarına bakındılar. Karanlık bastığında göz ulaşmayan, göz ulaşsa da doyulmayan eski Pekin-nehiri ile gölü, çölü ile dağı, sahrası ile ormanı, şehiri ile kalesi göze ilindi.

Arslan Almambet karşısındaki manzaraya imrenerek gün boyunca Pekin'i anlatadurdu.

"Karlı sahra, Büyük Pekin, keşke benim yerim olsaydı diye arzu edilecek yer değil mi? Çubak kaynaşıp yatan kalabalık Çinli benim halkım olsaydı diye sorulacak halk değil mi? Çubak" dedi Almambet ilave ederek.

Almambet'in ah çektiğini, ihtiraslı gözlerini gören bahadır Manas "Almoş göbek kanının damladığı yerini özlemiştir, yurt özlemi mahveder insanı!" dedi dostuna acıyarak.

"İlim ilden eksik değil, ilsiz kalacak insan ben değil". Dertli dertli hıçkırarak ağlayan Almambet konuşmasını bitirdi.

Bahadırlar yola koyuldular. İl içine girmeden, ine cine gözükmeden dağı takibederek yürüdüler.

"Bahadır Manas, sağ tarafta köykap (kuh-i kaf) vardır. Onun geniş tepesinde Sazangşan denen halk yaşar. Çet-Beecin'in başı onlardı. Savaşçı halk. Halkının ihtiyarı ile genci farkedilmiyor. Başları kazan gibidir, her biri yetmiş kulaç köknar ağacına dayanarak yürür. Bunların âmiri Makel adlı devdir. Onu kimse yenememiştir. Bu yüzden korkuyorum. Bilmeden savaşırsak o kafirden başkasını kendi elimle geberteceğim" dedi Almambet sırrı anlatarak.

Bahadırlar tepedeki yalnız çınar ağacının altındaki pınara gelerek atlarını bir yere bağlayıp yattılar.

Almambet Manas ile Sırgak'ı bırakıp Çubak'ı alarak Pekin tarafına keşife gitti. İki bahadır dağ sırtına çıkıp düzlüğü araştırdı.

Boyu dağ gibi olan Almambet birden ürktü.

"Ey, Çubağım, can dostum! Benim gördüğümü gördün mü, benim duyduğumu duydun mu? Geçende benim dediğim Makel adlı dev geliyor."

Çubak dikkatlice baktı, ama ıssız çölde insan karaltısı filan görmedi.

"Ey bahadır Almambet, devini görmedim" dedi Çubak.

"Yola iyice baksana!" dedi Almambet.

"Yolda bir tepe duruyor. Başka kimse yok."

"O tepe dediğin Makel adlı devdir" dedi Almambet.

Er Çubak ağzını açtığı halde şaşırıp donakaldı.

"Kakançin'in Esen Hanına devriyedeki dağ koçu çoktan bizim haberimizi ulaştırmıştır. Kurnaz Esen Han Kakançin'in askerlerini koruyup Kırgızları yok edeceksin diye muhafız Makel adlı dev'i buraya göndermiştir. Şimdi Makel adlı dev'i iyice göreceksin Çubak" dedi Almambet.

Vay tövbe, yeryüzünde böyle insan da varmış demek. Er Çubak devi gördükten sonra canından umudunu kesip bakakaldı. Makel devin yüzü rengi daha açık gözüktü: Ağzı tepesi yıkılan mezar gibiydi, tek olan gözü parlıyordu, kaş ve kirpiği yeri kaplayan koyu çam ormanı gibiydi. Makel'in bıyığıyla sakalı arasında karga, alaca karga, alıcı kuşlar yuva kurmuşlardı, cıvıl cıvıl uçuşuyorlardı.

Boz katırın dizginini çekerek büyük keçe evi kadar topuzunu bırakan Makel adlı dev cebinde ocak gibi büyük piposunu çıkarıp tütün kutusundan beş avuç tütün alıp çakmak taşıyla tutuşturdu. Üflediği duman yen kadar olup üzerinde yılankavı bir hat çizerek ıssız yeri bulut gibi kapladı, yol gözükmüyordu. Sigarasının zehirinden bir at koşumu kadar mesafedeki Almambet ile Er Çubak aksırdılar. Başları döndü.

"Kaplan Çubağım, nasıl bir zaman nasıl bir karanlık çökecek başımıza bilemeyiz. Makel adlı deve gözükmeden geri dönelim. Manas'a gidip anlatalım. Ona dördümüz çıkalım" dedi Almambet acele ederek.

Bunu işiten Çubak korktu.

"Aman Almoş ne diyorsun, halkın lafına kalırız. İki yiğit bir yiğitten kaçıp geldi demezler mi? Herkese bir ölüm vardır. Gayrete gel Almake! Tevekkülle savaşalım. Mel'unu keseriz!" dedi Çubak silahını hazırlayarak.

Almambet Er Çubak'Tan memnun olup kendi söylediklerinden utandı.

"Kurban olayım sözüne, Çubağım! Ben bekleyip durup tek olan gözüne ok atayım, sen mızrakla sanç bakalım" dedi Almambet yayını hazırlayıp dağ sırtından aşağıya baktı.

Almambet Makel adlı devin tek gözünü hedef alarak attı. Ok gözüne saplanmıştı, Makel'in gözbebeği fıçı gibi yere düştü. Makil bağırarak gözünü tutup dizleri üzerine dayanakaldı. O ana kadar Er Çubak kayalık dağ gibi deve, oktan önce ulaşıp apaçık duran ağzına mızrak sapladı.

Makel adıl dev yuvarlandığında dağ kaymış gibi yeryüzü şiddetli gürültüyle sarsıldı.

Fazla vakit geçmeden yere düşen devin kafatasına Almambet baltayla vurarak geçti.

Makel'in kalkmasına fırsat vermeyen Çubak devin başına bir daha balta vurdu.

İki yiğit her yandan üstüste ok atarak Makel adlı devi bir günde ancak alt ettiler.

İki yiğit Makel adlı devin başını kesip gergedana yüklemede epey zorlandı. Er Çubak iki heybe taşına birlikte yükledikten sonra devin başıyla eşit düzeye geldi.

Devriyeye çıkan Sırgak, iki yiğidin ata bir şey yükleyerek geldiğini görüp Bahadır Manas'a müjdeli haberi ulaştırdı.

"Yüce efendim, işler yolunda, iki arslan sağ salim geliyor. Ganimetleri varmış. Geyik avlayıp ev kadar gergedana yüklemişler."

İki yiğidin yoluna artçı olan Sıgak çıktı.

"Yolunuz hayırlıdır inşallah. Av ola! Hediye istiyorum, bahadır!" Sırgak merak ederek gergedana doğru yöneldi.

"İsteğin kabul olsun! Bir geyik avladık. Başını yükleyip geldik. İndirip alasın! Elin bereket getirsin!" dedi Çubak onu deneyerek.

Er Sırgak, çabucak gergedana doğru elini uzatmış giderken birden bağırıp dönerek kaçtı.

"Yapma ağabey, bu nedir? Domuzun başımı ya da yelmavuz devin başı mı? Kakançin'in hepsi böyle olursa, ne günler göreceğiz? İşimiz kötü!" dedi Sırgak şaşırıp.

"Hey, Bahadır Sırgak, yüreğin yerinden oynadı, gel tedavi edeyim" dedi Çubak.

Sırgak kenine geldikten sonra Manas'a çevrildi.

"Efendim bu başı gördün mü? Bu yaramazların yaptığı işe bir baksana!" dedi Sırgak afallayarak.

Almambet kahkaha atarak güldü.

"Hey, benim geçende size söylediğim Makel adlı dev işte budur" dedi Almambet devin başını yere fırlatarak.

Makel adlı devin başı bahadır Manas'ın ayağı altına yuvarlanarak gelip durdu.

Dört eren Kakançin yurdunu dolaşıp içeriye doğru gidiyordu. Karargaha giden yolda akına hazırlanırken kalabalık asker gözüktü. Bu askerleri gördüyse de hiç aldırmadan gidiyordu Almambet. Onun yanında bahadır Manas sessizce yürüyordu. Er Sırgak çaktırmadı. Sadece Er Çubak korktu. "Hey, Almambet ne yapıyorsun? Kökümüzü kazmaya mı yelteniyorsun? Kalabalık asker bizi görürse, üzerimize saldırırsa ne yapacağız? Bu bir felaket değil mi?" dedi Çubak.

"Ölürsek bir çukurdayız, yaşarsak bir tepedeyiz, bahadır. Beni takibedin!" dedi Almambet alçak sesle.

Bahadır Manas da sırrı biliyormuş gibi yavaşça güldü. Bahadır Çubak başkalarından geri kalmayayım diye tevekkülle yürüdü.

Bahadırlar, gök mızrak tutan askerler, yaylarını hazırlayan nişancılar gürleyen ejderhalar arasında gidiyorlardı. Onları aşarak, büyük köprüye gelip durdular. Almambet köprünün altına atlayıp tek yola girdi. Onu Bahadır Manas, Er Sırgak takibetti, kılavuz Çubak köprüden geçmek istiyordu.

Almambet Çubak'ı görür görmez bağırdı.

"Çek, geri dön! Öleceksin lan!" Çubak'ın Köktekesinin tuynağı köprüye değer değmez, büyük bir gürültü koptu.

Korkan Çubak derin çukura girip kaçtı. Gürültü geçtikten sonra Çubak bahadırlara geldi. Onun rengi uçmuştu.

"Ee, bahadır Çubak, can tatlıdır değil mi ha?" diye sordu Sırgak.

Almambet keyifli keyifli gülümseyerek şöyle dedi:

"Ey bahadırlar, ben size Pekin dayanıklı bir yer, Çinliler kalabalık halk diye söylemiştim. Bu Çinliler doğruca gidilecek bir halk değil. Halkının ve ülkesinin sırrını bilen adam ancak gelebilir. Bu kurnaz Çinlilerin bir hilesidir.

Köprüye doğrudan basan geçemez. Kalabalık ordu olsa bile ölümden kurtulamaz. Karınca gibi kaynaşan askerler ise hileyle, suretle, taşla ustalıkla yapılmıştır. Tepeme asil taş konup han olduğum zaman, Kırgız olma gibi bir niyetim olmadığı zaman, Çin sınırına kalın barikat kurup Pekin'e giden yola, Kırgızlara, atlı savaşçı halklara karşı yaptırmıştım. Büyü ile yola nöbetçi konulmuştu." dedi Almambet.

"Hey, yiğit yatakta yatarak ölmez. Sinek kadar cana bile bir ölüm vardır! Namus için doğduk, namus için öleceğiz!" dedi bahadır Manas yüksek sesle gülerek.

Almambet yiğitleri durdurdu.

"Bahadır, düşman bizi farkedip hazırlanmıştır. Sırgak'la ikimiz Çinlilerin durumunu öğrenelim" Almambet, Bahadır Manas'la Çubak'ı bir keçe evine bırakıp keşifine gitti.

Er Almambet yanına gök yeleli kurt Sırgak'ı alarak at koşturup alçak dağın sırtına gelip durdu.

Er Almambet şöyle konuştu: "Ey Çubağım, Kan-Caylak'ın tepesini gördün mü? Orada nöbetçi olarak konulan sarı tilki var. O bizden kaçıp kurtulursa devriyedeki kırk rahibe haber verecektir? Ondan gözünü ayırma. Tilki yerinde ise, onu ininden takibedeceğim. Seni çağıracağım." diyerek Sarala atını koşturup gitti Almambet.

Er Almambet kurnaz tilki kokumu alıp kaçıp gitmesin diye tilkinin yattığı yerin karanlık olması için dağ üzerindeki bulutu takibederek bekledi.

Almabet çukura vardı. Atından inerek taşlar arasına saklanıp hava serinleyinceye kadar bekledi.

Bir anda kurnaz tilki burnunu yukarıya kaldırıp koşarak ininden çıktı.

Almambet tilkinin göğsünü hedef alarak ok attı. Ok alınan yere isabet etmeden bir ayağını hedef sıyırarak geçti. Kurnaz tilki can telaşıyla kaçtı.

Almambet dağı sarsarak Sırgak'ı çağırıp bağırdı.

Er Sırgak otlu dağ yaylasıyla kökçöbiç atına üstüste tepinip sır mızrağını uzatarak tilkiye yetişip onu kuşattı. Almambet tilkiye fırsat vermeden gelip kılıcıyla onu altı parça etti.

Rahat bir nefes alan Almambet taşların arasına gizlenip üzerine işaret konulan yerden kocaman bir kapı alıp gelerek içini yardı. Ondan Çin hanını giydiği iki elbiseyi aldı. Tepesine taş katılan elbiseyi kendisi giydi. Sırgak'a şalvar, çizme, kalpak ve dar elbise giydirdi, atlarına Çin örtüsü örttüler. Almambet yola bekçi olarak konulan kurnaz dağ koçunu da gebertti.

Dağın ortasındaki masmavi göle gelirken Almambet dertlendi. "Sırgakçığım, atının başını çevir bahadır, bu göle bekçi olarak konulan ördek çoktan uçup gitmiş. Demek Çinlilere çoktan haber ulaşmış!" dedi Almambet kara kara düşünerek.

İki yiğit kaynaşan kalabalık Çinlinin içine girdi. Almambet eğilip Çinliler gibi diz çöküp Çince söylüyordu, Sırgak dalkavuk kıyafetine girmişti.

Almambet'in Çin tarzı elbisesini, tacını, zümrük taşı belgesini gören yoldaki görevli komutanlar ona tazim eyleyip durdular. Almambet rastladığı şehrin ordusunu başka bir yola gönderdi.

Tungşa şehir Almambet'in göbek kanının aktığı, çocukluğunu geçirdiği şehir idi. Ayna gibi vadiye gelirken atalarının yaptırdığı şehiri, doğduğu yeri görüp aklına eski hatıralar gelen Almambet'in gönlü kararıp gözlerinden yaş döküldü, kendi eliyle diktiği çınara sarılarak dertlenip ağladı.

"Dünyası kurusun, Sırgak! Doğduğum yer işte burası, Sırgak. Büyüdüğüm yer işte burası Sırgak! Şu görünen karaltı yedi atamın tahtıdır. İşte öteki agala kum, kızıl duvarlı olan babacığımın karargahdır. Benim kaçıp çıktığım yer burası, Sırgak. Kalbimi temizleyip, dinimi bırakıp, babamdan vazgeçip kuş gibi uçup yalnız başına yürüyüp Kırgızalar sığındım Sırgak. Baktım ki nerede olursa olsun halkından vazgeçen, yerini bırakıp giden, çocuksuz yaşayan yiğidin altın başı hor görülürmüş, Sırgak. İnsan nerede yaşasa da doğduğu mukaddes yerin hasretini çeker, bu hasret insana acı verer, Sırgak. Sakın yer değiştireyim deme, Sırgak. İşte bu yalan dünyada tekrar kendi halkımla savaşmak üzereyim, Sırgak. Patırtı koparandan alacak öcüm var. Şimdi eski karargahımın izi yok Sırgak. Başköşe evim harabeye dönmüş, boyalı evim mahvolmuş, çiçekli bahçem hendek olmuş, çınarık kesilmiş, halkım darmadağın olmuş, duvarlarının tamamen yıkılmış, yurdum param parça olup bölünmüş, Sırgak. İşte bu dostunun derdini dinle, Sırgak" dedi Almambet derdini anlatarak. Bunları dinleyen can dostu Er Sırgak'ın da gözleri doldu.

İkisi gayrete gelerek yola koyuldu. Boz tepeye gelirken Er Almambet yere mızrağını saplayarak Sırgak'a şöyle dedi.

"Çin'den yalnız başıma gece kaçıp çıktığımda, çok sayıda asker takibedip Kongurbay ansızın saldırdığında ağzımdaki altınla kaplı pipom buraya düşmüştü. Arkama bakmadan gitmişti. Atından inip bir baksana" dedi Almambet.

Atından inen Sırgak böyle düşündü: "Gündüz değil gece vakti, üstelik Almambet'in kaçtığına yıllar olmuş, Kongurbay yetişip gelip vurdu diye yalan söyleyişine bak."

Er Sırgak mızrağın ucunu yere batıra batıra otların arasından Almambet'in paslanmış altın piposunu buldu. Eline alıp gösterince Almambet hayran kaldı.

"O pipo benden sana hediye olsun, Sırgakçığım" dedi Almambet keyiflenerek.

Bahadır Almambet Er Sırgak'ı büyük çınarın altına yatırıp, "Gece boyunca burada bekle, ben Esen Han'ın sarayındaki Burulça'ya uğrayıp geleceğim" diye yola koyuldu.

Tan atmadan Almambet geri döndü, döndü ama, Esen Han'ın muhafızları gördü ki şaşarak döndü.

"Bahadır Sırgak, Burulça'yı görüp rahatladım, yolda bir şey olmasın diye giyimimi çıkarıp yatmadım. Bekleyeceğim diye ağlaya ağlaya kaldı kuşum," dedi Bahadır Alambet baltasını sıkı tutarak.

Çin hanı Esen Han'ın Kırgızları Pekin'e yaklaşıyor diye Kongurbay başta olmak üzere kırk hanı harekete geçirip peşinden takibettiğini sezen Almambet ile Sırgak Kara-su'nun boyunda akıl danıştı.

"Canımızı alıp kaçarak Manas'a düşman geliyor diye apışıp varmıyalım. Kakançin'in atlarını ele geçirip düşmanın önüne bırakıverelim. Düşman yetişip gelirse vur kaç savaşı yapalım" dedi Almambet.

Almambet Kaspa'nın boyundaki atların arasında dolaşıp beyaz davula vurup, bağırıp çağırarak atları ürküttü, at çobanlarını safdışı ederek atları yola sürdü. Çırpınan alta yüz ata yoldan hiç şaşmayan, karanlık gecede dahi izinden sapmayan Acıbay'ın atı Kartküröng kılavuzluk etti.

Takipçilerin önü iki günde ulaştı. İki yiğit birinci gün takipçilere kuşlara saldıran şahin gibi saldırıp onları darmadağın etti. Çin askerleri gittikçe çoğalıp onbinlerce asker ortalığı sis gibi kapladı. İki yiğit kah saldırıp, kah çekilip vurkaç savaşı yaptı. Bahadır Manas ile Er Çubak'ın yanına bir an önce ulaşalım diye gözleri dört oldu.

Çok olmak bir avantajdır. Kakançinin askerleri iki yiğide yedi kat sardılar. Almambet ile Sırgak atları yorulup, kuvvetleri tükeninceye kadar koşturdular. Çin'in nice kuvvetlerinin karşısına yalnız başlarına çıkıp mızrakları parça parça oldu. Sonunda iki arkadaş halsizlenip üzengiden ayakları kayıp birbirine vasiyetlerini söyleye dururken tepedeki kırdan bahadır Manas'ın kocaman karaltısı gözüktü.

Bu esnada rüzgarın uçurduğu çiğ gibi kalabalık asker bahadır Manas'ı hemen farketti. Haşmetli sevgili arslan tepede durup önüne baktı ki, dağın cenup yamacında Acıbay'ın Kartküröng'ü atların tamamını insan gibi önüne salıp sürüyordu. Dağ eteğindeki düzlükte Kakançin'in kalabalık askeri iki yiğidi sarmıştı. Bunu gören bahadır Manas ağzından alev çıkararak kara benekli kaplan gibi atılıp, altmış yiğide denk gelecek kadar heybetle Almambet ile Sırgak'ı kurtaracağım diye, dalgalanmakta olan düşman topuna doğru mızrakla saldırdı. Han Balta'nın oğlu Çubak kögala'ya benzeyen atına binip, gök kumaştan yapılan elbisesini giyip, tevekkülle bahadır Manas'a yoldaş olarak saldırıya geçti. Bahadırları gören Er Almambet ile Er Sırgak daha da cesaretlenerek "Manas" diye bağırarak ölümü hiç düşünmeden savaşa girdiler.

Manas'ın bindiği Aymanboz meydana çıktıktan sonra yorgun düşüp durdu zavallı! Bu esnada Acıbay'ın Kartküröng'ü gayipten yaratılmış heybetli bir hayvan idi.

Bahadır Manas'ın önüne bana binecek mi acaba diye gelip durdu.

"Acı ağabey yaşıyorken Kartküröng'ü nasıl bineceğime, beni bırakıp atlara kılavuzluk et" diyerek kamçısıyla tulparan sırtına dürtüp vurdu. Kartküröng hayvan olsa da, konuşmaya dili olmasa da, gözlerinden yaş aktıp darıldığını göstererek yelesini ve kuyruğunu göğe doğru kaldırdı, tırnağıyla yere vurup ayaklarını göğe kaldırarak sert bir şeklide silkindi. Kişnedikten sonra diğer atlara doğru koşara gitti.

Aymanboz adlı atı dinlenirken bahadır Manas kaynaşan Çinlilerin insan olduklarını düşünmeden, onlara hiç aldırmadan maceraya tekrar girdi. Arslan bahadır Manas, uzağı yakını ayırmadan ucu çelikten yapılan, havada uçtuğunda alev saçan oku, öldürücü yay ile kalabalık düşmana doğru fırlattı.

Askerler teker teker yere serilmeye başladı.

Dört erenin bir araya gelişlerinde yıkıp savurmaları derecesinde güç ve kuvvet birikti, kalabalık asker kayalık dağa vurulan dalga gibi dört erenin silahıyla tarumar edildi.

Yeryüzünü kan, göğü toz duman kapladı. Yiğitlerin başları yerde yuvarlanıyordu. Ayağı kırılan, atların inleyişiyle parçalanan insanların ah vahları yankılanıyordu. Alanda, dağ deresinde, çukurlarda, su kenarında cesetler açık alandaki taşlar gibi yatıyorlardı.

Telaşlanan Çin askerlerine kalabalık bir takviye ordu geldi. Şimdi karınca gibi kalabalıklaşan Çinliler dört yiğide doğru geliyorlar.

Kalabalık Çin askeri, yorulan dört bahadırı kuşatıp birbirinden ayırdı. Deminki savaştan uzak duran Kongurbay şimdi Manas'ın Aymanboz'unun yürüyemediğini, yorulduğunu görünce Manas'ı, canlı yakalayalım da bir eğlenelim diye bağırmaya başladı.

"Ey Manas, Manas derse kabarıyorsun. Yiğitliğin var, aklın yok, suya konulan tulum gibi köpürüyorsun! Yiğit isen, şimde gücünü bir göreyim;! Dedi Kongurbay algarasını canlı adımlarla yürüterek.

Bunu işiten bahadır Manas her cana bir ölüm vardır diye Aymanboz'un dizginini çekerek üstüste tepinip demreni ve ucu çelikten yapılan süslü sırlı mızrağını uzatarak "kaçma alçak herif" diye bağırıp çağırarak atıldı.


Bahadır Manas, Kongurbay'a yetişip mızrağı saplamak üzereyken Aymanboz gevşeyip kaldı, atı yürük olan domuz büyük nehirin dar olan yerinden atlatarak kaçtı. Aymanboz yürüyemedi. Bunu gören Çin askerleri, Manas'ı yakalamak için yağmur gibi ok atarak onun etrafını sardılar.

Bahadır Manas'ın başı zorda kalmıştı. Moğol eyerine omuzunu koyup bu dünyaya küsmüş gibi dağı takibedip kaçtı. Bahadır vadideki alaca karga gibi bastırıp gelmekte olan askerlere bakakaldı. Çinliler tepeyi on iki kat kuşattılar, ama ona yaklaşmaya cesaret edemediler.

Bahadır Manas'ı kurtarmak için üç yiğit aralıksız yirmi dört gün savaştılar, canlarına dahi acımadılar. Er Sırgak altmış yerden, Er Almambet otuz yerden, Er Çubak kırk yerden yaralandı.

Nihayet Er Almambet Sırgak'la kendi ordusuna haber gönderdi.

"Kurban olayım Sırgakçığım, Çinliler Er Manas'a felaket getirdi de!

Aymanboz yürüyemiyor de! Kırk çoraya söyle, yiğitler çabuk ulaşsın de!" Er Sırgak kah sağdan, kah soldan kamçı çalıp, sağa sola tepinip baltasının şakasına değdiğine bakmadan bir çare bularak kalabalıktan çıkıp arkasında kalan Kırgızlara haber vermek için gitti.

Şafak sökerken, etraf aydınlanırken dar bir yoldan yürüyüp, Ak-kula'yı yedeğe alan, Çin elbisesi giymiş, yetmiş kabilenin dilini bilen Acıbay askerleri kandırıp bahadır Manas'ın saklandığı dağa ulaştı.

Bahadır Manas, Acıbay'ın yiğitliğini görüp memnuniyetle bağırdı.

"Canım Acıbay, sönen ateşi tutuşturdun, ölen canı dirilttin, yoldaşlığını gösterdin. Ey geniş Talas, senin gibi yer var mı, acıbay senin gibi er var mı! Bu iyiliğinin karşılığını ölmezsem ödeyeceğim."

Bahadır Manas, Ak-kulanın perçemlerinden tutarak boynunu kokladı, "kanatım! Senden ayrılınca hasretini çektim" diye atını eyerleyip düşmana saldırdı. Bu sırada arkada kalan on iki hanlı Kırgızların ordusunun geldiği davulu vuruldu.

Komutan Er Bakay gök sancağı tutarak çoralara çevirdi.

"Yarenlerim, başımız terkilerde, kanımız kaplardadır. Atalarımızın ruhu aramızdadır, biz onlarla beraberiz. Altın sandıkta saklasan da insan bir gün ölür. Yiğidin canı eyerin yanındadır. Sancağın altına toplanarak yürüyün. Tanrı korusun, ileri, erenler!"

İhtiyar Bakay sancağı tutarak ileri yürüdü.

Büyük gaza böylece başladı.

İki ordunun yiğitleri geceli gündüzlü soluk almadan, canlarını esirgemeden savaştılar. Yer alt üst oldu, göğü duman kapladı. Kanlar nehir gibi aktı, korkunç bir katliam gerçekleşti.

Korgurbay'ın askerleri fazla karşılık göstermeyip, Kırgızların saldırısına dayanamadan Pekin'e doğru kaçtılar. Kongurbay dağılan yiğitlerini engelleyemediği için sıkıldı.

Kırgızlar kaçan düşmanın ardından kovaladılar. Gök toz duman oldu, insanlar ne yapacaklarını şaşırdılar, etraf kana boyandı, nice tulpar at öldü. Cesetler dağ gibi yığıldı.

Bir anda Çinlilerin yiğidi Kongurbay, kin beslediği bahadır Manas'ın önünü kesmeye yeltendi. Fakat heybetli, gök yeleli kurda karşı gelemeden, haykırıp mızrak sallayamadan, en ufak bir karşılık göstermeden şaşırıp durakaldı.

Alçak herifi gören bahadır Manas bakıp durur muydu? Ak-kula'yı kamçılayıp süslü mızrağını uzatarak onu kovaladı.

Kongurbay'ın Algarıs'ı yan tarafında kanadı olan çok değişik bir hayvandı. Karaca gibi uçarcasına koşup uzaklaşıyordu. Manas'ın Ak-kulası çok iyi yetiştirilmişti, göğsünü kaldırarak koşarken yele ve kuyrukları yayılıyordu, Kongurbay'ın peşini bırakmadan kovalıyordu. Birbiriyle çekişen yiğitler dağ sırtlarını, yamaçlarını aştılar. Manas'ın Ak-kulası ok gibi hızla koşup perçemlerini göğe atıyordu, ağzındaki gemi takırdatıp, ince çubuk gibi kuyruğunu kalçasına vuruyordu, tabanıyla takırtı çıkarıyordu, ağzını genişçe açmıştı, kan karışmış beyaz köpükleri göğsüne saçılıyordu, başını yere doğru eğerek koşuyordu, at şimdi epey kızışıp kalmıştı.

Alevke'nin oğlu Kongurbay haykırıp mızrak sallayamadan, canından umudunu keserek hiçbir şeye bakmadan Esen Han'ın kapısına ulaşayım diye iki gözü dört olmuş ölesiye kaçıyordu.

Büyük kumsala gelirken, bahadır Manas Ak-kulası ile yetişip gelip Korgurbay'ın ciğerini hedef alarak mızrak vurdu. O da çevik yiğit idi, kendini mızraktan kaçırıp keskin kılıcıyla bahadırın mızrağını kesti. Kuvvette yarışan bahadır Manas Er Kongurbay'ı kovalaya kovalaya Çet-Beecin'in kapısına kadar takibetti. Düşmanın hilesini bilen Almambet onu görünce Saralaya kamçı çalarak kahraman Manas'ın peşinden geliyordu.

"Arslanım atının başını geri çevri! Kapıdan girme! Kazılmış hendek var! Geri çekil bahadır!" Almambet ok gibi hızla gelerek Ak-kulanın dizgininden tuttu ve bileğine sararak çekti.

"Hey, Almambet, bırak beni! Yolumu kesme! Öldüreyim o kan içiciyi!" dedi Manas inatla ileri atılmaya çalışarak.

"Bahadır, her seferde sözümü dinlemeyerek beni üzüyorsun! Kongurbay yalandan kaçıyormuş gibi yapıyor. Kapının öteki tarafında, kalenin içinde tetikte duran pehlivanların kazdığı hendek var" Er Almambet kızan bahadırı sakinleştirdi.

Çin askerlerinin atlıları kaçtılar, kalanları ele geçirilip kanlarının aktığı derin çukura gömüldüler.

Almambet onbaşı ellibaşı, yüzbaşı ve binbaşını çağırıp askerleri deftere kaydettirdi. Askerlerin hesabını alınca gördük ki, sağ kalanların yanında yaralanan pek çok insan vardı. Birçok yiğidin akibeti meçhuldü, ölenler bunlardan daha çoktu. Bugün gördüğün yarın yok, dünya işte böyledir. Bahadırların hepsini yoklayıp baktı ki, Eleman'ın oğlu Er Töştük, tanınmış bahadır Çubak yoktu. Buna karşılık vuruş itişte iki arslanı kimse görmemişti.

"Lanetli dünya! Akbalta'nın oğlu Çubak kanadım idi! Önümde yürüdüğünde uğur getirirdi, savaşta kalabalık askere bedel idi! Bana yardım eden iki arslanımdan ayrılırsam ne yaparım ben?" Bahadır Manas şiir söyleyerek gözyaşı döktü.

Yorgun düşen yiğitler tulparının eğerini ve teğeltisini çıkardıktan sonra atlarını bir yere bağlayıp elbiselerini çıkarmadan Moğol eyerine yaslanarak kuş uykusuyla tan attırdılar.

Şafak sökerken Çin ordusunun kaçtığı taraftan büyük bir ordu göründü. Yaklaştığı zaman baktılar ki, cesur gök yeleli kurt Çubak, Mançuların hanı Neskara başta olmak üzere kırkbeyi bağlayıp getiriyordu.

Sevinç gözyaşları döken bahadır Manas: "Ah, canım Çubağım" diye bağırıp karşısına çıktı.

"Hanım Manas! Bu Mançu hanının başını ganimet alıp sana hediye getirdim" Çubak ele geçirdiği yiğitleri mızrakla nişan alarak bahadır Manas'ın ayağında dolaştırdı.

Bahadır Manas Mançu hanının başını kesmek için kılıcını kınından çekti.

Mançu Hanı Neskara sözde usta idi, han Manas'ın önünde şöyle konuştu:

"Yüce mevkili Han Manas! Baş kesmek var, dil kesmek yoktur. Hanın sözünü han dinler. Bahadır, beni öldürürsen sana hiçbir faydası yoktur"

Öldürmezsen amirim sensin, canımı hiç esirgemeden yap dediğini yaparım, hizmetini ederim, gökteki ayı sana getireyim! Köle dersen kölen olayım! Beni öldürme han Manas! Haber ver Hanım! Esen Han'ın güzeli Burulça'yı sana hediye edeyim! Aycangcung'un kızı güzel Birmıskal'ı hediye edeyim!" dedi Neskara şeytan gibi yalvararak.

Kılıcını kınına sokmadan kan içmeye hazırlanan bahadır Manas'ı Er Almambet durdurdu.

"Bahadır, bağışla! Mançu hanı da, bahadırı da, bilgici de Neskara'dır! Buna öldürmede bir fayda yok. Beni dinle. Neskara ile diğer kırk beyini orduda tutalım. Bir beyi ile Acıbay'ı hanına gönderelim. Neskara'nın sözünde samimi olup olmadığını anlayalım. Pekin'i verirse seni han yapalım! Eğer bunu kabul etmezse, Neskara'yı beyleri ile birlikte öldürelim. Pekin'le tekrar savaşalım!" dedi Almambet.

Kırgızların on iki hanı, beyleri, komutanları, ileri gelenleri bir araya toplanarak kurutlay yaptılar. Bu sırada kaybolan Eleman'ın oğlu Er Töştük Çinlilerin bin pehlivanını, sekiz yük kırk tulparını ganimet almış olduğu halde getirdi. Kırgızlar dokuz oğlun en küçüğü Er Töştük'ü yeraltından yeryüzüne bugün çıkmış gibi karşıladılar.

Elçilik için kimse çıkmazken kötü niyetli altı hanın biri olan Eşteklerin Camgırcısı şöyle dedi:

"Kakançin'e kopanları birbiriyle birleştiren, dağılanları bir araya getiren ihtiyar Bakay varsın!"

Han Manas mızrak saçılmış gibi yerinden silkinip durarak:

"Hey, Camgırcı ne diyorsun? Bakay amcam varırsa onu kafese koymazlar mı, onunla Neskara'yı istemezler mi! Halkım azap çekmez mi! Bu lafını köpekler duysun!

Gökteki kara bulutların gölgesi altı han taraftan başlayıp bastırdı.

Güneş ışığı bahadır Manas'ın üzerine düşüp durdu.

Karanlıktan ışık bulan gafletli yerden söz bulan Argın hanının oğlu Acıbay ok işlemez elbiseyi giyip, kartküröng'e binip, iki tığlı taş kesen hançerini kuşanarak Esen Han'a elçi olarak gitti.

Can yoldaşı olarak eksikliklarini gideren, yalnız iken çoğaltan, fakir iken zenginleşen, bir araya gelen halkın reisi Eybit Han'ın oğlu Ürbü onunla birlikte gitti. Acıbay ile Ürbü elçiliğe gittiler.

Yetmiş kabilenin dilini bilen Acıbay yeryüzünün dört bir köşesini dolaşmışsa da Pekin gibi bir şehiri görmemişti. Esen Han, Pekin'i halkına zorla yarısını tuğlu, yarısını taştan yaptırtmıştı. Gece de mumu yanan ihtişamlı kuleleri çok idi. Dar kapının dört tarafında bekleyen muhafızlar Kırgızların elçilerini hanın hizmetçilerine teslim ettiler. Hizmetçiler elçileri altın kapıdan rahiplerin eline ulaştırdı.

Rahipler sırıtarak yere kadar eğilip somurtan Kırgızları Esen Han'a götürdü. Tatlı sözlü hazırcevap Acıbay Çince hiç çekinmeden açıkça, sert bir şekilde konuştu.

"Ulu Tanrının himayes ettiği Kırgızların, adı kutsal bahadır Manas'ın elçisiyiz. Han Manas Kakançin hanı Esen Han'dan şunu istemektedir: İyilikle Pekin'in hanlığını kendi iradesiyle versin diyor.

Hanlığı vermezse, şartı kabul etmezse şehire gireceğim, o zaman halkı zarar görür, tutuşacağım derse Çet-Beecin'in civarındaki ıssız yere gelsin diyor. Göreceğini orda görsün diyor!" Kongurbay inatla elçileri keseceğim, derilerini yüzeceğim diye atılmıştı. Onu Esen Han durdurdu.

"Elçi turna kuşu gibidir. Ülkeler arasında serbestçe öter. Ona yol açıktır. Atılan ok taştan dönmez, elçi, hanın sözüne karışmaz" dedi Esen Han hikmetli sözler söyleyerek "Bu silahsız elçileri kadınlar bile öldürebilirler, bu şekilde öldürürsen, öcünü almış olmazsın. Düşmanı akıl ve tedbirle yenmek yiğit işidir."

Esen Han böyle söylerken Er Kongurbay kahrolarak bağırdı.

"Yiğit sanıyordum seni Esen Han, Kırgızların gölgesini görüp titriyorsun. Kırgızlara itaat edemem. Tahtımı hediye veremem, eski Pekin'e gideyim, Karahan'a ulaşayım." Küsen Er Kongurbay Çet-Beecin'i bırakıp, göğün altındaki kırk hanın büyüğü Karahan'' doğru kaçtı.

Esen Han danışmanları, komutanları, hanları, rahipleriyle toplantı yaptı. Esen Han saray kızı Burulça, Aycangcung'un kızı Birmıskal başta olmak üzere Han sarayından ay yüzlü, ince belli, küçücük ağızlı, cadı gözlü, horoz boyunlu, düğme saçlı, saçbağı takan nazlı bin güzeli seçip, kırmızı ipek elbise giydirip, yelmeyen attan bindirip, develere altın yükletip Çet-Beecin'i kuşatan Kırgızların hanı bahadır Manas'a hediye gönderdi.

Esen Han Çet-Beecin'in civarındaki, ıssız yerin tepesindeki altın destekli dört akıtmalı gök çadırdaki han Manas'a gelerek atından inip yere kadar eğilip şöyle konuştu:

"Dünyaca meşhur, itibarlı han Manas! Dünyayı titreten ulu efendim, senin atlı kahraman yiğitlerine askerlerim itaat etmiştir. Bahadırlığın karşısında diz çöküyorum. Bayrağım yıkıldı. Bin güzel kız sana hediye. Altımdaki altın taht hediye. Pekin'e han yapalım seni. Neskara gibi yiğidini öldürme. Dediğini yapayım, hizmetini edeyim, anlaşalım, bahadır."

Kırgızların ileri gelenleri yarım gün oturup birbirlerine akıl danıştılar.

Manas Han'ın altın süslü davulu vuruldu.

Iraman'ın Irçı oğlu halk arasında dolaşıp duyuru yaptı.

"Ulu Manas'ın yarlığını dinleyin, millet! Kakançin hanı itaat etmişti. Çet-Beecin'in âsil hanı Manas oldu, millet. Bin güzel kıza bir yiğit çıksın halkım! Kakançin'i yendik diye taşkınlık etmeyin millet, sarhoş olup kendinizi kaybetmeyin halkım" dedi Irçı oğul çalarak.

Dalgalanan asker çırpınarak: "Yaşa Manas! Var ol, Manas" diye dua ettiler.

Çet-Beecin'e Kırgız askerleri saf olup dizilerek ortadan yol açıp Bahadır Manas'ı kırk yıl suya bandırsa bile rengi bozulmayan, kırk yıl selde aksa da hiçbir şey olmayan beyaz halıya oturtup han Esen Han başta olmak üzere hepsi kaldırıp halkın içinde yedi defa dolaştırdılar.

Çin ilinin halkı, Han Manas'a eğilip tazim eyledi. Göğün oğlu denen Esen Han padişahlık mühürünü altınla işlenmiş kağıdın üç yerine basıp altın tahttan indi, Han sarayında hiçbir haraketti bulunmayacağım diye yemin etti.

Her ülkeden, halktan gelen şık giyinmiş elçiler yerlere kadar eğilip:

"Gök ile yerin desteği, Ay ile Güneşin ışığı, ulu Tanrının kutu padişahımız Manas'a kulluk ederiz" diye tazim eyleyerek kıymetli hediyelerini sunup saygı gösterdiler.

Bahadır Manas Kakançin padişahının adab ve erkanlarını koruyarak bayrak çekti, gün geçtikçe yerine ısınıp, ziyafet kaidelerine da alışmaya başladı.

Bahadır Manas Çet-Beecin'e han olmasının altmışıncı günü düğün şöleni düzenledi. Er Almambet saray güzeli Burulça'yı, Er Çubak, Aycangcung'un kızı Birmıskal'ı aldı.

Han Manas Çet-Beecin'de ilk olarak altın kağıda mühürünü basıp yarlık çıkardı.

"Kakançin'in itaatkâr halkına kamçı kaldıranın, kadın ve çoluk çocuklarına dokunanın, malını mülkünü yağmalayanın, haksız kazanç elde edenin cezası ölümdür" Yarlık büyük ordunun önünde okundu.

Yarlığa aldırmadan altın ile mal mülk kapanlar vardı. Almambet herkesin önünde onların başlarını kestirdi. Ondan sonra askerler korktu ve bozukluklar azaldı.

Manas'ın bütün halka han olmasını bahadırın kötü düşünceli akrabaları ile kötü niyetli bazı ileri gelenler bağenmediler.

"Böyle ihtişamlı saraylar, altın tahtı görmeyen, böyle tatlı sözleri, dans ve şarkıları işitmeyen safdil Manas Kakançin'i karıştırır.

"Kadına düşkün bu şeştan yatakta ölecek."

"Namusunu geri almak için geri almak için Çin bunu bitirir. Tuzağına düştü, artık kurtulamaz."

"Hayır, bahadır" dedi Almambet "ben han tahtına oturmak isteseydim gençliğimde Çet-Beecin'de kalacaktım. Pekin tahtına sen otur. Dostunun hürmetini gör. Ben Talastan çıkarken Kırgız ordusuna gâzâ için han olmuştun. Ordu benim üzerimde. Başka halkları ve bütün bölgedeki orduyu yöneteyim, onlarla uğraşayım. Çoralar elbiselerini çıkarmadan geceli gündüzlü tetikte dursunlar."

Bahadır, Er Almambet'in sözüne kanaat getirdi.

Manas'ın Han sarayını akıllı Acıbay yönetti. Büyük orduyu Almambet idare etti. Gece gündüz uzaklarda bulundu. Han sarayının aşçısı olarak, elli yıldır Kakançin hanına yemek hazırlayan, Türkçeyi iyi konuşan Şuykuçu rahip kaldı.

Er Koşoy, Er Bakay ve Kırgızların büyükleri danışarak "Manas Pekin'e han oldu, altın tahta oturdu" diye Ala-Dağ ve Talas'taki Kırgızlara haber vermek için büyük kalpak giyen Er Şuutu'yu müjde vermeye gönderdiler.

Manas'ı burada bırakalım,

Şimdi söze deminki

Kongurbay'dan başlıyalım.

Gaddar Kongurbay Göğün oğlu büyük han Karahan'ın yanına telaşla geldi.

"Göğün oğlu, merhametli Han efendim, Çin halkının başı dertte. Tarihinde hiç silinmez kara leke kaldı. Kırgızlar Çet-Beecin'i itaatı altına alıp hanlığı ele geçirdiler. Büyük bir ordu ver efendim, tekrar savaşacağım."

Çin hanı Karahan acele etmeden zili çalarak rahibine kutsal kitabı getirtip belirli yeri okuttu.

"Kırgızların bahadırı Manas Çet-Beecin'i altı ay yönetecektir. Ondan sonra ruhu öbür dünyayı bulacaktır" diye okudu rahip.

"Bahadır Kongurbay, düşmanın eline geçmiştir. Onu sen öldüreceksin. Demirci ustaları çağırıp sapı altından olan, yüzüne zehir kaplanan balta yaptır. Ejderhanın zehirine altı yedi defa batır. Değdiği zaman gebertir Kırgızı" dedi Karahan.

"Peki, yüce efendim" dedi Kongurbay yere kadar eğilerek.

Balta beş ayda yapıldı.

Er Kongurbay geceleyin ateş gibi yanan keskin tığlı baltasına gece gündüz bakıp, Manas'ı keseceği günü düşünerek huzur buluyordu.

Bahadır Manas'ın daima yazında yayla seçmeye çıkan, göçte kılavuzluk eden, yedi yerin tepesini çukurunu yolun sağı solunu iyi bilen Şuutusu gündüz at koşturup, gece at üzerinde uyuyup, uçan kuşlarla yarışıp, tulparın tuynağını yordurup, gözlerini kapamadan yedi gün yedi gece yol yürüyüp Talas'taki halkın anası Kanıkey'in karargahına ulaştı. Bahadır Manas'ın yokluğunu farkettirmeden erkek gibi kopanları birbirine birleştirip, dağılanı bir araya toplaya durmuştu Kanıkey.

"Han Anamız Kanıkey! Han Manas'ın haberini dinle! Hediyeni bol hazırla! Kırgızın dileği gerçekleşti! Han Manas Kakançin ve Kalmukları yendi. Bayrağını Büyük Pekin'e dikti. Manas Pekin tahtına altın taç giyip han olarak oturdu. Dinleyiniz, millet! Dinleyiniz!" Şuutu at üzerinde bağırarak haber verdi.

Güzelllerin güzeli, kadınların kadını Kanıkey Hatun eskisi gibi şıktı, O Şuutun'nun eline altın sebike verip, ona ak sarı başlı koyun kestirdi. İyi habere sevinin halkı için de Tanrıya dua etti.

Er Şuutu'yu ayrıca çağırıp, askerlerin durumunu, Çin'de gördüğü ve geçirdiğini, bahadır Manas'ın durumunu sordu, sabırsızlandı.

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

papillion
Kaplumbağa

Zimbabwe (Rhodesia)
1587 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  16:49:41  papillion adlı üyenin bilgilerini göster  papillion adlı üyeye email gönder  papillion adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Tolstoy harikaydı Daphne'cim!

calamity Yukarı ÇıkAşağı İn

jake blues
Kaplum

USA
155 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  23:55:33  jake blues adlı üyenin bilgilerini göster  jake blues adlı üyeye email gönder  jake blues adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
qoute
suç ve ceza
-----------------------
copy paste...........

Yukarı ÇıkAşağı İn

jake blues
Kaplum

USA
155 Mesaj
Gönderildi - 24/08/2001 :  23:57:20  jake blues adlı üyenin bilgilerini göster  jake blues adlı üyeye email gönder  jake blues adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
özet:
olay Rusya' da geçiyo:))

Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 25/08/2001 :  23:36:36  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
evet pembe buluz..
aynen dediğin gibi...
yerde başkalarının bilmedikleriyle övünmek diye bir şey var mola?
bakınız aşağıdaki de "suç ve ceza!"

(...)

bir süre dışarı çıkmamaya karar verdim birkaç gün önce stratejik
nedenleri var retina tabakalarının belleğinden silinmeliyim yeniden çıktığımda
dışarı çıkmış olmam bile çökertmeli onları ayrıca kuvvet komutanlarımla
toplantı yapıp taktik belirlemem gerek ben sabırlıyım beklerim beklemem
gerekirse çıldırtıcı bir güç olabilir bu hiç bir şey yapmadan yalnızca
dayanarak karşısındakinin yorulmasını bekleyerek muhammed alinin yaşlılığında
uyguladığı taktik ama benimkisi kondisyonumun ayak oyunu yapmaya yetmemesinden
değil gerçi çok da riskli olabiliyor bir keresinde bir hiç için resmen bir hiç
için gülmek gerek değil mi nisana kızıp kendimi tuvalete kilitlemiştim çok çok
kızgındım nisanın da annesine gitmesi gerekiyordu tamam dedim o gidene kadar
çıkmayacağım buradan inadımla alt edeceğim onu suçluluk duygusuyla boğulacak
oturdum çıkmam için yapmadığını bırakmadı bağırdı çağırdı tehdit etti içerden
şangırtılar geldi sonra bak bunları yırtıyorum diye üzerinde çalıştığım
projenin ilk sayfasını attı kapının altından yırtılan kağıt sesleri duymaya
başladım blöf yaptığını biliyordum buna cesaret edemezdi çünkü çok daha kötü
olurdu o zaman ama yine de sinirlendim. tek kelime etmeden bekledim kapıyı
yumrukladı tekmelemeye başladı çık diye bağırıyordu sürekli sonra gitmiş
numarası yaptı sokak kapısını çarparak ama gerçekten gidebilmesi için asansörü
çağırması gerekiyordu ve asansör çalıştığında tuvaletten duyuluyor yani
anladım gitmediğini güldüm küfrettim tamam dedim görelim bakalım sonra evdeki
bütün anahtarları toplayıp denedi hiçbiri açmıyordu ama sonra aşağıdaki
komşuya gidip ondan anahtar toplamış gene açamadı bir ara pes etmiş gibiydi
kapının önünde oturdu sifonu çekmeyi düşündüm o konuşurken ama bunun nisanı
çok
incitebileceğine karar verip vazgeçtim yumuşak bir sesle konuşuyordu haklısın
kızmakta dedi hata ettim özür dilerim bağışla beni ama senin bu yaptığın da
ayıp abartıyorsun dışarı çık yüzüme bile bakma hiç konuşma yeter ki çık ben
hemen gideceğim biliyorum gitmemi istiyorsun belki beni görmek istemiyorsun
bir daha olur giderim ama çık oradan hadi dedi ben hiç konuşmadım çıkmamı niye
istediğini çok iyi biliyordum direncimi kırmış olacaktı gedik açmış olacaktı
ve kadınlar bunu çok iyi bilirler bir kez gedik açabilirlerse kazanmanın
tümüyle kazanmanın çocuk işi olacağını kaya da olsan ufak bir deliğe biriken
su gibi donar çatlatır genişler daha çok birikir yeniden donar çatlatır
genişler bir de bakmışsın ki kum ilkokulda öğretirler bunu hayat bilgisi o
yüzden hayır dedim. bu kez ben kazanacağım sen gideceksin ancak o zaman
çıkarım beni ezmene izin vermeyeceğim ses çıkarmadan oturdum bacaklarım ağrıdı
yıkandım çeksem mi diye düşündüm yapacak iş olsun vazgeçtim sonra ne bileyim
çıkıp kurulandım yeniden oturdum klozetin üstüne hava kararmaya başladı
saatler geçti nisan yeniden denedi anahtarları keksin sen komşudan aldığını
anlattı anahtarları bak çık çık sinirlenmeye başlamadan söz gideceğim dedi
projeni yırtmadım deli misin yırtar mıyım şaka yaptım hadi çık özür dilerim
çık çıksana yeniden kapıyı tekmelemeye bağırmaya başladı dengesizsin sen diye
düşündüm yalnızca şımarıklık değil bu kafanda bir bozukluk var senin kalıtsal
bir şey belki de ailendeki herkes kırıp dökmeye etrafa saldırmaya başlıyor
sinirlendiğinde istediği olmadığında oysa en başta bu işi bu kadar uzatmayıp
gitseydin herşey çok daha kolay olacaktı ciddiye binmeden halledilecekti ama
şimdi saatler geçti sırf kazanabilmek için benim bu aptal ve soğuk tuvalette
saatlerce kalmama razı oldun hırs bürümüş senin gözünü düşünemiyorsun git
artık çıkmıyorum ben kapıya vuruyordu o kadar çok ki kırılacak gibiydi
arkasına dayandım daha az ses çıksın diye kırılmasını önleyeyim diye çok
vuruyordu sinirlendim bana vuruyor gibiydi Nisan git artık dedim ilk kez çık
öyleyse dedi kapıya dayandığımı farkedince altından su döktü çıldırmış bir
çocuk gibiydi tekmeliyordu korkmaya başladım gerçekten korkmaya bir insanın
gözünün dönmesi saplanması filmleri düşündüm kapıya dayanırken gerilim
sahnelerini ruhunu şeytana veren küçük kızın evde yarattığı dehşet kapı asla
açılmamalıydı vurma artık sokak kapısı çaldı o sırada alt kattaki adam çok
gürültü herhalde merak etti içerde çocuk kaldı kapıyı kırmaya çalışıyoruz
sandı nisan açmadı adam gitti biraz sonra gidince nisan yeniden tekmelemeye
başladı kapı kırılacak gibiydi o sırada kapının kırılmasına asla izin
veremezmiş gibi geldi haksızlık yapıyordu bana kullanılamayacak bir silah
kullanıyordu kazanmak için her yola başvuruyordu allah kahretsin eşşoğlueşşek
dedim içimden git diye bağırdım çık diye bağırdı tekmeledi kapıyı açtım
kapının karşısındaki duvarın dibine oturmuş tekme atmak için çok rahat bir
pozisyon ayağında benim pantalonum üzerinden atladım küskün suratının da
üstünden hep senin yüzünden der gibiydi kazanmaya beni sen zorladın mecburdum
evet kazandın ama bunu sana ödeteceğim dört buçuk saat içerde kaldım buz gibi
mermerlerin üzerinde ve sonuçta hiç hiçbir işe yaramadı kaybettim kazanmama
izin vermediğin için senden nefret ediyorum beni ezmeden duramıyorsun değil mi
odaya gidip giysilerini çantasını dışarı fırlattım geldi siktir git dedim
hınçla müziği açtım sonuna kadar salonda giyindi salonun kapısını kapatıp
giyindi sonra sessizce çıkıp gitti titriyordum kızkardeşini düşünerek çekmeye
karar verdim ama bu intikamımın acınasılığı boğdu beni ben olmak istemedim o
an içki aldım bakkaldan eve geldiğimde aptallığımın beyinsizliğimin
sınırlarını merak ettim şişeyi duvara fırlatmayı düşündüm ama yalnızca
düşündüm ben nisan değilim dedim kendi kendime galibiyetinin bedelini ağır
ödeyecek o suçluydu ve hesaba göre benim küçük bir galibiyet hakkım vardı ama
o bunu hiçe saydı zafer kazandı yanında kalmayacak ama ve ona benzemeyeceğim
ne olursa olsun koruyacağım kendimi herşeyden ama özellikle ondan.

fil büyüktür ama mide bulandırır ilkokula daha başlamamış mıydım eski
tek katlı bahçeli bir ev pencerede yeşil bir sinek uçmaktan yorulduklarında
hep pencereye konduklarına karar vermiştim öldürdüm bunu yavaşça hasar
vermeden suyunu akıtmadan kibrit kutusuna koydum yeşillerin bok sineği
olduğunu bilmiyordum iki toplu iğne incelemeye başladım kanatları kıllı karnı
incecik bacakları korkunç gözleri önce gözlerini deştim kanatlarını bile
kopartmadan biri geldi ben uğraşırken büyüktü yaptığımı beğendi aferinledi
sürdürdüm ben de sonra o dev sivrisineklerle tanıştım. Adlarına anofel
dendiğini erkeklerin öyle büyük olduğunu bitkisel şeylerle beslendiğini
dişisininse küçük ve kan emici olduğunu sıtma bulaştırabildiğini öğrendim
erkekleri çok ilgimi çekiyordu sakar beceriksiz bir havaları vardı sürekli
özür diler gibiydiler sanki o yüzden kıyıda köşede duvarlarda sessiz sessiz
duruyorlardı uçmaları gerektiğinde de asla üzerime doğru gelmezler bacağıma
konmazlardı dişileriyse öyle değil kadın nefretini körükleyen erkekliğin
beklenmedik desteği demişti bir kadın daha sonraları elbette vampirelleya
kadar gider hatta havvaya herhalde kan emici kötü kadın femme fatale ve
geceleri o ince vızıltının hemen kulağımın dibinden gelmesiyle kaç kez çılgına
döndüğümü ırzına geçmek için kaç kez kalkıp gözümü kamaştıracak ışığı yakıp o
orospuyu görmeye öldürmeye çalıştığımı anımsamıyorum kan gölü av köşkü
shelltoxu sıkıp sırf öldüklerini duyabilmek için odadan çıkmam havalandırmam
da ölün bakalım ölün ama ben yaşıyorum son gülen kanla şişmiş bir sivri
gördüğümde hep bir ikilim yapacağını yapmış geçmiş olsun bu gece bir daha
uçamaz bile o kadar doymuş ama çiftleşeceği gelir aklıma o zavallı örümcek
kılıklı erkeklerden birisiyle ve daha çok ona acıdığım için öldürürüm o dişiyi
sanki bütün bu dünyadan dişiler sorunlu erkekler yalnızca birer oyuncak alet
görevli memur bütün erkekler zavallı elimizde ne kadar iktidar olursa olsun
dişi peygamber devesi gene de yiyor işte erkeğini allahın pasifiğinde yaşıyor
ufacık bir adada yaşıyor şu kuşlar ve erkeği yaptığı yuvayı mavi nesnelerle
süslerse çekebiliyor dişisinin ilgisini ancak tavuskuşu kırmızı göğüslü luş bu
hep böyle herşey dişiler için kanımızı dölümüzü emiyorlar gücümüzü zevkli
olduğunu sandığımız bir mahkumiyet ölürken bile gülümseyerek ölüyoruz onlar
için bir de uyku sineği var beni hep büyüledi çeçe sineğiydi adı galiba ilk
duyduğumda dalıp gitmiştim bir soktu mu insan bir daha uyanamıyormuş afrikada
yaşarmış bir senğin böyle bir gücü olması inanılmaz ve beni çok korkutuyor
bazı tablolar gibi ortaçağ ve hemen sonrası yapılmış herşeyin düzenli
perspektifte yerleştirilmiş olduğu tablolar ama bir köşesinde orada olmaması
gereken bir ayrıntı var biraz daliyi andırır biçimde beni hep çok korkutmuştur
parke taşlarıyla döşeli sütunlu yüksek çok yüksek tavanlı açık bir salon önce
bir aziz masaya oturmuş, bir şeyler yazıyor bir ayağı aşağıda ve o dev salonun
bir yerinde minyatür bir aslan bakıyor bana ya da akaranlık bir sokak rembrant
bir ışık insanlar bir köşede kesik bir baş duruyor hafifçe sırıtarak
tanımlanamaz bir korku bu tıpkı küçükken oğlumun dörtayak üstünde beni
kovaladığında katıla katıla gülerek duyduğum müthiş dehşet gibi bir oyun bu
ama çok derin bir katmana sesleniyor beynimin ne olduğunu çıkartamadığım bir
tanıdıklık duygusu gibi her seferinde nereden kaynaklandığını hatırlayacakmış
gibi olup parmaklarımın arasından kaçırdığım bir korku belki de daha önceki
yaşamımda bir köpek sürüsü tarafından kovalandım bataklığa doğru kaçacak yerim
yoktu bataklıkta boğularak öldüm çünkü en büyük korkularımdan biri ama çeçe
sineği styx uyumak ölmek
--------------------------------------------
Epigraf: Online Edebiyat Arşivi, http://epigraf.fisek.com.tr
--------------------------------------------

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 26/08/2001 :  00:07:04  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Bir 'Dahi'nin tarihcesi

Edward Hallett Carr'in Iletisim Yayinlari arasinda yeniden piyasaya cikan unlu "Dostoyevski" biyografisi, bir buyuk yazarin nasil farkli bicimlerde ele alinabileceginin guzel bir ornegi.

KEREM EKSEN

Shakespeare, Mozart, Picasso ya da Dostoyevski gibi sanat tarihinin akisina yon vermis buyuk ustalar, siklikla olaganustu zihinsel kapasite, sanatsal sezgi gucu ve yaraticilik gibi 'Allah vergisi' yeteneklerle donatilmis siradisi 'dahiler' olarak ele alinir. Oyle ki bu buyuk ustalar degerlendirilirken onlarin 'dogalari geregi' bu olaganustu yazgiya sahip olduklari, buyuk eserlerinin de bu yazginin zorunlu sonucu oldugu varsayilir. Buyuk ustalara bakistaki bu anlayis, onlar uzerine yazilan degerlendirme ve biyografi kitaplarini, bircok zaman art arda methiyelerin siralandigi kasidelere donusturur. Ele alinan 'dahi', tanrisal guclerle donatilmis olaganustu bir varlik olarak kutsanir hep.

Edward Hallett Carr'in Iletisim Yayinlari arasinda yeniden piyasaya cikan unlu "Dostoyevski" biyografisi, bir buyuk yazarin nasil farkli bicimlerde ele alinabileceginin guzel bir ornegi. On ciltlik Bolsevik Devrim Tarihi'nin yani sira Tarih Nedir, Milliyetcilik ve Sonrasi gibi onemli kitaplarin yazari unlu Ingiliz tarihci E. H. Carr, bir 'dahi'nin hayatinin bir tarihci sogukkanliligiyla nasil ele alinabileceginin guzel bir ornegini veriyor adeta.

Carr'in biyografisinin gercekten istisnai kilan ozelligi, buyuk bir ustayi sabit ve dogal bir 'dahi' kategorisinde, onun eserlerini de buyuk bir 'deha'nin tanrisal yaratilari olarak sunmaktan kacinmasi. Dolayisiyla kitap buyuk bir yaraticinin basindan gecenlerin kronolojik dokumunu degil, soz konusu yaratici kisiligin hangi sureclerden gecerek olustugunun 'tarihini' sunuyor bizlere. Baska bir ifadeyle, Carr'in biyografisi bir 'dahi'nin nasil yasamis oldugunu degil, onun 'deha'sinin tarihini anlatiyor.

Carr'in bir biyografi yazari olarak en buyuk cabasi, Dostoyevski'nin hayat hikayesiyle kitaplarinin kesistigi noktalari vurgulamak, onun sanatsal yaraticiliginin hangi deneyimlerden beslendigini gostermek ve yazarin romanlarindaki temel sorunsallarin, hayatindaki cikmazlarla ne sekilde ortustugunu gostermek. Bu anlamda Carr'in gozunde Dostoyevski'nin romanlari 'dahiyane' sanat eserleri olmanin otesinde, yogun psikolojik gerilimlerle ic ice yasayan bir sanatcinin, bu gerilimleri dile doktugu, yer yer farkli karakterlerin agziyla tartismaya actigi, onlardaki cikmazlari somutlastirdigi yapitlar olur.

Borges'e gore...

Borges bir roportajinda Dostoyevski'nin yaratici kisiligine duydugu buyuk saygiyi dile getirdikten sonra sunlari soyluyor: "Bir donem Dostoyevski'nin bircok eserini buyuk bir heyecanla okudum. Ancak bir sure sonra Dostoyevski'nin bu romanlarinin merkezinde tek bir karakteri isledigini, onun da aslinda Dostoyevski'nin kendisi oldugunu fark ettim ve bu durum pek hosuma gitmedi." Borges'in bir olumsuzluk olarak dile getirdigi bu ozellik, yukarida da bahsettigimiz gibi Carr'in biyografisinin belki de temel cikis noktalarindan birini olusturuyor. Tarihcinin terimleriyle 'cevrenin ezdigi, surekli kendini inceleyen, kendini asagilayan ve herkesi asagilamak isteyen, kendi kendisiyle uyum icinde olamayan...' bir insan karakteri, Dostoyevski'nin bircok romaninda ana odak noktasi olmus, yukarida bahsettigimiz gerilimlerin esas tasiyicisi ve tartismacisi olarak yer almistir. Gercekten de Yeraltindan Notlar'in 'hasta adam'indan Kumarbaz'in Alexey Ivanovic'ine, Suc ve Ceza'nin Raskolnikov'undan Karamazov Kardesler'in Dimitri'sine, Dostoyevski'nin bircok romaninda bu zayif, huzursuz ve bir o kadar da tutku dolu tipin farkli suretlerine rastlamak mumkun gibi gorunur.

E. H. Carr, tam da Borges'i hakli cikarmak istercesine bu zayif tipin kaynaklarini Dostoyevski'nin kendi yasam oykusunden bulup cikarmaya calisiyor. Ustanin cocuklugunda yasadigi yalitilmislik, genclik yillarinda bas gostermeye baslayip tum hayatina damga vuran basta sara olmak uzere bircok fiziksel rahatsizlik gecirdigi on yillik surgun hayati ve yasadigi maddi sikintilarin cogunun ana kaynagi olan o onlenemez kumar tutkusu, romanlarina hakim olmus bu zayif karakterin gercek hayattaki vecheleri olarak sunuluyor tarihcinin kaleminden. Buradaki onemli nokta, Carr'in, Dostoyevski'nin soz konusu sikintili ve tereddutlu karakterinin kokenlerinin psikanalizini yapmak yerine (bu konuda Freud'un tezlerini kiyasiya elestirir), yazarin icinde bulundugu o vesveseli degisim donemindeki celiskili konumuna vurgu yapmasidir.

Celisik ve dinamik

Rus toplumunda taslarin yerlerinden oynadigi (zaten edebiyat alaninda Puskin'le baslayan canlanma da buna isaret eder gorunmektedir), bir yanda geleneksel degerlere sarilan muhafazakarlikla, diger yanda da anarsizm ve sosyalizmin turlu varyasyonlarinin birbirleriyle catisarak tozu dumana kattigi bir donemde yasar Dostoyevski. Bu karisik donemde, bir yanda ilerlemeci moderniteye guvensizligini dile getirirken, diger yanda yukselen Slav milliyetciligi dalgasina kendini kaptirir. Bir yanda, Carr'in deyimiyle 'ondokuzuncu yuzyil Rus yazarlari arasinda butunuyle modern' olan tek yazarken, diger yanda Hiristiyan Tanri inancini bu karmasadaki belki de tek cikis noktasi olarak gorur. Bu ve benzeri celisik ve dinamik konumlanmalar, Dostoyevski'nin soz konusu ic gerilimlerinin temel kaynagini olusturur belki de. Belki de o donem hakim olan hicbir dusunce sistemiyle tam bir bulusma yasamamasi, Dostoyevski'yi surekli bir ic tartismaya itmis, onun bu derece celiskili karakterleri bir araya getirmesine yol acmistir.

Yasadigi donemin tartismalarini -ve belki de daha fazlasini- kendi varolusunun asli birer ogesi olarak sahiplenip bunlari yakici bicimde yasamasi, belki de Dostoyevski'nin yaratici kisiliginin ve 'deha'sinin olusumunun en onemli kaynagini teskil ediyor. E. H. Carr'in biyografi calismasi bizlere, bir tarihcinin gozunden, bu firtinali ruhun karmasik yaratici karakerine kavusmasinin 'tarihce'sini sunuyor adeta. "Dostoyevski"yi okurken, karsimizda sadece bir sanatcinin hayat hikayesini degil, bir 'deha'nin tarihini de buluyoruz.

E. Hallett Carr, Dostoyevski, Iletisim Yayinlari

Geçelim yukarılarda bir yerde adını yanlış yazmış olduğumuz:) papinin beğendiği yazarımızı irdelemeye. Araştırmayı çaldığım site yakînen tanıdığım bir yer:) Kulakların çınlasın hoca... http://www.mutasyon.net/eskiler/biryazar/01/biryazar.htm

Leo Nikolayeviç Tolstoy

28 Ağustos 1828 tarihinde, Moskova’nın güneyinde asil ve zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Babası Kont Nikolay İlyiç Tolstoy 1812 yılı Napolyon Savaşlarına iştirak etmiş emekli bir yarbaydı.

Tolstoy çocukluk yıllarında ağabeyi Nikolay’ ın etkisinde kalmış, gençliğe geçiş döneminde Rousseau’ yu okumuş ve gençliğinde önce doğu dilleri ile ilgilenmiş, sonraları hukuk tahsilini tercih etmiştir. Ne ki hürriyete olan tutkusu hukuk fakültesini de terk etmesine sebep olmuştur.

Tolstoy, içinde bulunduğu zaman dilimini çok iyi izlemiş ve çok iyi tanımıştır. Kitap Dünyası bölümünde tanıttığımız “Din Nedir” adlı eseri Tolstoy’ un dogmatik din ve bilim hususundaki araştırmalarının sonucudur.

Onun eserlerinde dini ve felsefi motifler yoğunluk kazanır. Tolstoy eserlerinde kendi dünya görüşünü açıklar ve yaşamı bunlar üzerinde temellendirmeye çalışır. Bunu aynı çizgideki “İnancım Neden İbarettir?” , “Sanat Nedir?” , “Susamam” , “Dogmatik Din-Bilimin Eleştirisi” adlı eserleri destekler.

Tolstoy yazdığı romanlarda insanı ve tavırlarını konu edinir. “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina” insan tahlilleri ve tasvirleri ile dopdoludur. Tolstoy’ un kendisini ve Allah’ı arayış macerası bütün ömrünü kaplamaktadır. Ömrü boyunca anlaşılamadı. Doğduğu o zengin ve burjuva hayatı terk etti. Etrafındakiler onu anlamadı, karısı bile. 82 yaşındaki bu ihtiyar adam yağışlı bir gecede evden kaçtı fakat yolda hastalandı ve yola devam edemedi. 7 Kasım 1910’ da bir tren istasyonunda yolculuğunun ilk durağı olan İstanbul’ a hareket etmek üzere iken hayata gözlerini yumdu. Kimileri tüm hayatına mal olan hakikat arayışlarının sonuçlandığını ve gerçek hakikati İslam’ da bularak bu dinin bir mensubu olarak onu daha iyi öğrenmek için İstanbul’ a yöneldiğini söylerler.


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

Gül
Kaplumbağa

Türkiye
788 Mesaj
Gönderildi - 26/08/2001 :  19:30:38  Gül adlı üyenin bilgilerini göster  Gül adlı üyeye email gönder  Gül adlı üyeye özel mesaj gönder  Gül adlı üyeye ICQ mesajı gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
DALKAVUK VE SOYTARI
dalkavuk doğunun ürünüdür,
soytarı batının...

kralın soytarısı sarayda özel yeri olan bir kişiliktir, tahtın yamacına konmuştur,protokolun hem içindedir,hem dışında.

bir bakarsın ki soylu gösterilerin en görkemli dakikasında soytarı yerde yatıp yuvarlanmaya başlamış,prenslerin,düklerin,baraonların, kardinallerin kırmızı bayram balonu gibi şişirilmiş ciddiyetlerini sivri yergileriyle delerek ortalığı birbirine katmıştır.

soytarı ''evet efendimci'' değildir.
soytarı,zanaatının koşullarında kişilere ve olaylara yönelik yergileri gülmeceye dönüştürüp taşı gediğine koymasını bilen kişidir.

dalkavuk doğuya özgüdür
ne iğnesi vardır dalkavuğun, ne yergisi,ne de eleştrisi...
dalkavuğun görevi ya ''efet efendim''
ya da ''sepet efendim'' le bağlanır.
Osmanlı tarihinde bol bol dalkavukluk vardır da soytarılığa ilişkin kurumsallık
oluşamamıştır...

çünkü soytarılık
batı tarihinin hoşgörü geleneği ile bağdaşır,
dalkavuk doğu tarihinin küt kafalı egemenlerine yaraşır.

soytarı balonları iğneler
dalkavuk balaonları şişirir.

ne olursa olsun, hangi makamda
ve görevde olursa olsun
dalkavuğun soytarıdan besbeter olduğunu tarihler yazar.

çünkü soytarının zaman zaman efendisini uyardığı görülmüştür de
dalkavuğun şişirdiği balonlara tutunarak
yükselmek kimseye nasip olmamıştır.

hey gidi dalkavuk
sana soytarı bile denemez.
çünkü soytarılık senin için rütbe sayılır.

_İlhan SELÇUK_
(düşünüyorum öyleyse vurun)

Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 26/08/2001 :  22:59:37  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Harikasın sevda, tam bu başlıkta görmek istediğim türden bir metinle yer almışsın burda. Tebrik ederim. Arkadaşlardan ve tabii ki senden, dahasını beklerim. Zira bu büyük çaplı bir araştırma olacak.

Ben bir Barış Manço şarkısı ilen iğnelemeye devam edeyim ortalığı (iğneleyen soytarı cinsinden sanılmayayım!)

İnsan oğlu haddin bilir kem söz söylemez iken
Elalemin namusuna yan gözle bakmaz iken
Bir sofra kurulmuş ki Hâlil İbrahim adına
Ortada bir tencere, boş mu dolu mu bilen yok
Daha çatal, kaşık, bıçak icat edilmemişken
İsmail'e inen koç kurban edilmemişken
Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna
Kapağı ver kulbu al, kurbanı hiç soran yok!
Yıllardır sürüp giden bir pay alma çabası
Topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası
Bazen durur bakarım bu ibret tablosuna
Kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok!!!
Alnı açık gözü toklar buyursunlar baş köşeye
Kula kulluk edenlerse ömür boyu taş döşeğe
Nefsine hakim olursan kurulursun tahtına
Çalakaşık saldırırsan ne çıkarsa bahtına
Halat gibi bileğiyle, yayla gibi yüreğiyle
Çoluk çocuk geçindirip, haram nedir bilmeyenler
Buyurun sizde buyurun, buyurun dostlar buyurun
Barış der her bir yanı altın gümüş taş olsa
dalkavuklar etrafında el pençe divan dursa
Sapa kulba kapağa itibar etme dostum
İçi boş tencerenin bu sofrada yeri yok
Para pula ihtişama aldanıp kanma dostum
İçi boş insanların bu dünyada yeri yok
..

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

Gül
Kaplumbağa

Türkiye
788 Mesaj
Gönderildi - 27/08/2001 :  15:08:19  Gül adlı üyenin bilgilerini göster  Gül adlı üyeye email gönder  Gül adlı üyeye özel mesaj gönder  Gül adlı üyeye ICQ mesajı gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Beğenmene sevindim Daphne
''dalkavuk'' başlığını görünce
çok sevdiğim İlhan SELÇUK'un bu yazısını
topiğe almadan geçemedim ..


Yukarı ÇıkAşağı İn

zass2000
Kap


33 Mesaj
Gönderildi - 27/08/2001 :  23:43:17  zass2000 adlı üyenin bilgilerini göster  zass2000 adlı üyeye email gönder  zass2000 adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Burdakileri yazanlarda insan keske onlarda Manco nun soyledigi gibi haddini bilip kem söz söylemesler hersey yazi da kaliyor ve sozlerde kaliyor. Arti tenkit çok tehlikeli bir kivilcimdir bunu biliyorum ve bilmeyenlere soyluyor. Bütün tenkitler yuvalarindan uçan güvercinler gibi yuvalarina dönmeye makumdurlar. İnsan kupkuru bir mantik yaratiği değildir. insan his yaratığıdir. Gururu, nefsi inançları , peşin hükümleri, doğrulugununa kesin inandigi yollari vardir. İnsanlarla ilişkilerde asla unutmamaniz gerekende budur.


Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 28/08/2001 :  14:17:03  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
Sevgili Alman Ütüsü İkibin kardeşimiz. Öncelikle hoşgeldiniz. Görülen o ki tek bir mesajınız var. O da "merhaba"dan ziyade genellemelerden ibaret. Bu da şöyle bir varsayım çıkarıyor ortaya: ilk mesajı ile selamdan başka şey yazan biri; ya eskidir, ya eskilerden birinden enazından bir fikir sahibi olmuştur. Ve şunu ifade etmekte fayda var, fikri beyan edeceğiniz en tehlikeli mekândasınız şu anda. O itibarla önce selam. Sonra hoşgeldiniz. Daha sonra kılıç veya ütü kuşanıp hünerlerinizi ortaya serebilirsiniz. (Dalkavuk konusunda bildiğiniz varsa beyanı burda yapılır, yoksa susulur anlayacağınız. Neticede gayet bilimsel ve edebi bir araştırma yürütüyoruz burda.)

Geçelim haywanat aleminin dalkavuklarına...

Seçim yaparken bir karara varmak, biliyorsunuz ki çok zordur. Sayısız köpek türlerinden hangisi seçilmeli? Herşeyden önce; köpeğinizden ne beklediğinizi bilmelisiniz. Bir öneri; köpeği alacak kişi çok iyi tanınıyorsa verilebilir ancak. Örneğin, büyük sevme ve koruma gereksinimini karşılayacak bir varlık arayan, oldukça duygusal, tek başına yaşayan yaşlı bir bayan, bir Chow köpeğinin çekingen tabiatından pek zevk alamaz, çünkü bu köpek; okşanmak ve dokunulmaktan çok hoşlanmaz ve eve dönen sahibini, diğer köpekler gibi sevinçle üzerine atlayacağına, yalnızca küçümser ve haşmetli bir kuyruk sallaması ile selamlar. Köpeğin doğasında duygusallığı, sokulganlığı arayan, başını sahibinin dizlerine koyup saatlerce hayranlık içinde sadık gözlerle ona bakan köpekleri seven bir kişinin, Fordon Seter veya benzeri uzun tüylü ve sarkık köpek türü almasını öneririm. (Çevirmenin Notu: Burada Konrad Lorenz'in önemli bir yanılgısı var. Seter'lerin böyle sakin köpekler oldukları düşünülmemelidir. Onlar, aksine son derece canlı ve hareketli hayvanlardır. Üstelik çok da oyuncu ve neşelidirler. Ama duygusallık konusunda Lorenz'e hak vermek gerekir).

Benim için şahsen bu duygusal köpekler fazla kederli. Endişelerimiz ve atom silâhlarının korkunç tehdidi karşısında, biz modern insanların ne yazık ki, kederli olmamız için yeterince neden var. Sürekli olarak böyle bir mizaca eğilimli olan ve odadaki varlığı zaman zaman duyulan derin, ama yine de sessiz bir iç çekmesiyle hissedilen bir hayvan, bu yüzden çoğumuz için uygun değildir. Bir dostun neşeli veya kederli mizacı, diğer kişininkini yüksek ölçüde etkiler; neşeli ve canlı bir yaşam sevgisi olan bir kişi, çevresi için gerçek bir enerji ve cesaret kaynağıdır. Ve neşeli bir köpek de böyle olabilir. Sanırım ki, son derece komik olan köpek tüylerine duyulan büyük sempati, geniş ölçüde neşelenme ihtiyacından doğuyor. Bir Sealyham-Terrier köpeğinin, sahibine karşı duyduğu sadık sevgi ile birleşen komikliği, kederli mizaca eğilimli bir kişi için gerçekten ruhsal bir dayanak olabilir. Kim gülmez ki, yaşam sevinci ile dolu böyle yaratık; tanıdığım bir Sealyham-Terrier sahibinin, "yürüme çıbanları" diye adlandırdığı kısacık bacaklarının üzerinde, sıçrayarak gelir ve sonsuz derecede aptal-kurnaz bir suratla, yana yatmış kafasıyla, ağzında bir terlik, sahibini umutla oyuna çağırsa!

Yalnızca kişisel bir dost değil de, aynı zamanda doğası bozulmamış bir varlık arayan bir kişiye, apayrı bir köpek türü öneririm. Özellikle bu nedenden ötürü, yabanî atalarından çok uzak olmayan köpekleri tercih ederim. Benim Chow-Kurt köpeği karışımlarım, örneğin bedensel ve ruhsal özellikleri ile, yabanî atalarına oldukça yakındırlar. Köpek, evcilleşmeden ötürü ne kadar az değişirse, yabanî hayvanlığını ne kadar koruyabilirse, dostluğu benim için o kadar daha değerli ve fevkalade oluyor. Benzer nedenlerden ötürü, eğitimle hayvanın doğal yapısını fazla değiştirmeyi sevmiyorum. Köpeklerimin, her zaman ardından türlü tatsızlıklar yaşatan kötü avlanma dürtülerini bile kaybetmek istemem. Bir sineğe dokunmayan uysal kuzular olsalardı, çocuklarımın hayatını onlara korkusuzca emanet edebilmem, benim için bu denli olağanüstü bir durum olmazdı. Bunu bir kez, aslında korkunç olan bir olayla anladım. Berbat bir kış ayında, bir geyik, karlar altında kalan çitten, bahçeye girmiş ve üç köpeğim tarafından tamamıyla parçalanmıştı. Paramparça olan cesedin önünde durduğumda, bu kana susamış canavarların, toplumsal engellemelerine ne denli kayıtsız şartsız bir güven duyduğumun bilincine vardım, çünkü ne de olsa çocuklarım o sıralar, kanlı artıkları önümde karın içinde yatan bu geyikten çok daha küçük ve savunmasızdılar. Çocuklarımın nazik bedenlerini, kurtların korkunç yırtıcı dişlerine her gün, hiçbir endişe duymadan emanet edebildiğime çok şaşırdım. Çocuklar yazın, biz yanlarında yokken köpeklerle bahçede ne kadar sık oynarlardı! Ama bir köpeğin, sahibinin çocuğuna zarar verdiğini bugüne kadar kim duymuştur ki? Zevkler tabii ki tartışılabilir ve benim sevdiğim yabanî, yırtıcı hayvan gibi olan bir köpeğin, her yiğidin harcı olamadığını kabul ediyorum. Ayrıca lupus kanlı köpekler hassasiyetleri, çekingen doğaları ve kişilikli yaşamlarından ötürü kolay eğitilemezler. Ancak köpekleri çok iyi tanıyan ve ruhsal yapılarının inanılmaz zenginliğini tam anlamıyla değerlendirebilen bir kişi, bu türden gerçekten zevk alabilir. Diğerleri, vurdumduymaz ve mert bir Boxer veya bir Airdale-Terrier ile daha çok eğleneceklerdir; nasıl fotoğrafçılıkta acemi bir kişi basit bir fotoğraf makinası ile, detaylı ama karmaşık bir makinadan alabileceğinden daha iyi sonuçlar elde edebiliyorsa.

Ama bunu söylerken, "mert", ruhsal yapısı daha az karmaşık olan köpeği de kesinlikle küçümsemek istemem, aksine neşe dolu canlılıklarını ve özverili sadakatlerini, çok hassas olmayan eğitimcilerin bile kolay kolay bozamadığı Boxer ve en büyük Terrier türü köpekleri özellikle severim. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, tek tek köpek türlerinin karakterleri hakkında öne sürülen düşünceler, ancak genel olarak geçerlidir ve her türlü farklılık olasıdır. Aslında bu çeşit bir genelleme, bir Almanın, bir İngilizin veya bir Fransızın karakterini açıklamaya çalışmak kadar yanlıştır. Örneğin, aşırı derecede duygusal Boxer ve tamamen karaktersiz Chow köpekleri, hatta son derece gelişmiş bir özyaşam ve büyük bir özgürlüğe sahip bir İspanyol Cocker'i tanırım. Benim mavi renkli Susi'm bile (ne var ki onda kurt köpeği mirası özellikle belirgindir) ailenin iyi dostlarına karşı tüm zarif sevimliliğini gösterir ve kesinlikle diğer Chow köpekleri gibi soğuk değillerdir.

İlk kez bir köpeğe sahip olacak birisine, hangi hayvanı almaması, kendisini gelecekteki ev arkadaşının hangi özelliklerinden koruması gerektiğini önermek, her halde olumlu önerilerde bulunmaktan daha önemlidir. Bu uyarıları daha yakından incelemeden önce, okuyucunun bir köpek almaktan vazgeçmesini önlemek isterim. Hangi köpek olursa olsun, her köpek hiç yoktan daha iyidir ve köpeği alacak kişi burada sıralanan tüm kuralları yıksa bile, hayvanından zevk alacaktır. Ama zevki, kurallara uyduğu takdirde daha da büyük olacaktır!

İlk kural der ki: Bedenen ve ruhen tamamıyle sağlıklı bir köpek alınmalıdır. Eğer zorlayıcı nedenler başka bir seçimi gerektirmiyorsa, köpek yavrularının arasından en kuvvetli, en şişman ve en canlı yavru seçilmelidir (dikkate değer bir düzenlilikle, her zaman bir arada olan üç özellik). Dişi köpekler, doğal olarak yavruyken bile erkek köpeklerden daha küçük ve narindir ve bu durum, seçimde göz önünde bulundurulmalıdır. Anne babalarda veya yavrularda soysuzlaşmanın en ufak bir belirtisi görülüyorsa ki böyle durumlar, yüksek ölçüde türetilmiş türlerde pek ender değillerdir, derhal vazgeçilmelidir. Orta Avrupa'da ancak nispeten az sayıda yetiştirilen (ve bu yüzden de çoğunlukla akrabalar arasında çiftleştirilen) yabancı köpek türlerinde, dikkat etmek gerekir. İyisi mi, daha az uzun bir secere; ki bu secere, kendiniz köpek üreticisi değilseniz, evde çekmecede kalacaktır, ama onun yerine daha canlı ve daha iddiasız bir köpek! Bedensel güzelliğe pekçok, ruhsal güzelliğe ise pek az değer veren köpek üreticilerine o kadar karşıyım ki, şunu önermek isterim; köpek ruhunu çok iyi tanımayan acemi bir kişi, asla uzun bir secereye sahip olan bir köpek almamalıdır. Kabaca ve abartarak açıklarsak; değişik türlerden oluşan bir köpeğin sinirli, deli, ruhen bozuk olma olasılığı, ataları arasında çok sayıda "şampiyon" bulunan birine göre çok daha azdır. Bir Alman Kurt köpeği isteniliyorsa, bu türün kullanım köpeklerini yetiştiren bir üreticiye gitmeli; ama burada şampiyonların gerçekten bir anlamı vardır.

Köpek almadan önce sinirlerinizin ne kadar dayanıklı olduğunu iyice tartmalısınız. Aşırı derecede canlı köpekler, örneğin kısa tüylü Foxterrier'ler gibi, aslında sinirli olmayan bir insanı bile epey yorabilir, özellikle köpek doğal bir nedenden ötürü değil de, yüksek ölçüde üretilmiş türlerde sık sık olduğu gibi, sinirlilikten ötürü huzursuz ise.

Daire, ev veya bahçeye göre seçilecek köpeğin büyüklüğü değerlendirilirken, canlılığı da hesaba katılmalıdır. En büyük mutluluğu, sahibini sessizce seyretmekte bulan duygusal, nazik bir Setter, apartman katının dar mekânına, hayat dolu, küçük bir Terrier'den daha kolay katlanır. (Çevirmen Notu: Aman bu yanılgıya düşmeyin. Bir Setter'in çok büyük alana ihtiyacı vardır, çünkü çok koşmak ister). Hayvana yeterince hareket etmesini sağlayacak zamanınız varsa, en küçük apartman dairesinin kısıtlılığı bile, büyük bir köpeğe sahip olmaya engel değildir. Köpeğe hareket etmesini sağlamak görevi, insanı aslında kendi sağlığı için gerekeni yapmaya zorluyor, yani günde en az iki kere yarım saat açık havada dolaşmak.

Genel olarak hayvansever, ama köpekleri tanımayan insanların kolaylıkla düştükleri bir yanılgı, ilk karşılaşmalarında onlara özellikle dostça yaklaşan bir köpeği, yalnızca bu tutumundan ötürü satın almaktır. Aslında eşdeğerde, yarı gelişmiş köpekler satışa sunulduğunda insan genelde dostça yaklaşarak duygulandırmayı bilen köpeği seçmek ister. Ama burada, köpeklerin arasından kuşkusuz en "dalkavuk" olanın seçildiği ve ileride, her yabancıya dostça kuyruk sallayarak selamladığında hiçte sevinilmeyeceği unutulur. Dokuz tane yaşıt Chow köpeği arasından Susi'yi seçmemin asıl nedeni şudur; bana öfkeyle havlayan dokuz gülünç yün yumağı arasında, onun havlamasında en çok hırlama duyuluyordu ve ben ona dokunmaya çalıştığımda kendisini bana, yabancıya karşı, en hiddetle savunan oydu.

Nestroy'un "lumpazivagaabundus" adlı eserinde, tüm "Mops" tür köpeklerde bulunduğunu öne sürdüğü "dalkavukluk huyu", gerçekten bir köpekte olabilecek en büyük kusurlardan biridir. Ama bence Nestroy, Mops türü köpeklere haksızlık ediyor; bu soyu hemen hemen tükenmiş olan türün tek tanıdığım örneği, sahibesini öfkeyle her türlü saldırıdan koruyan son derece namuslu ve sadık bir hayvandı. Başka yerde de belirtildiği gibi bu karakter eksikliği, çok genç köpeklerin her kişiye olduğu gibi, her yetişkin köpeğe de gösterdikleri, değişmeyen dostluğun ve boyun eğmenin ömür boyunca devam etmesine bağlıdır. Yani bu çocuksuluk, yalnızca yetişkin köpekte kusur sayılır, genç hayvanda ise son derece doğaldır. Bu durum, köpek satın almak isteyen için tatsız bir gerçeği oluşturuyor; oyuncu küçük yavrunun ileride dalkavuk olacağı veya olgunlaştıkça, yabancılara gerekli çekingenliği göstereceği anlaşılamıyor. Bunun için, bu çekingenliğin geç geliştiği tür köpekler, ancak beş veya altı aylık olduklarında alınmalıdır. Bu özellikle Cocker ve diğer uzun kulaklı av köpeklerinde geçerlidir, diğer taraftan Chow köpekleri bu konuda çok erken olgunlaştılar ve sekiz, dokuz haftalıkken, önemli karakter farklılıkları gösterirler. "Dalkavuk" huyu bulunmadığından emin olduğunuz (bu türün buna eğilimli olmadığını bildiğinizden veya anne babayı iyi tanıdığınızdan olsun) köpek, mutlaka mümkün olduğu kadar genç yaşta alınmalıdır. Mümkün olduğu kadar genç yaşta demek, ona zarar vermeden annesinden ayırabileceğiniz an demektir. Daha küçük, daha çabuk olgunlaşan köpeklerde bence bu sekiz, daha büyüklerde ise doğumdan oniki hafta sonradır. Çok genç bir köpek, son derece tatlı bir varlık olduğundan, doğuştan kuvvetli bir koruma dürtüsüne sahip kişilerde, köpek yavrusunu çokça erken alma tehlikesi büyüktür. Gerçi, yavru bakmanın sevinci çok büyüktür ama, ileride insan bunu acı bir gerçekle öder, çünkü köpek, ilk önceleri ondan daha kuvvetli olmayan, ama anne sütünün güç kaynağından daha uzun süre yararlanabilen kardeşlerinden çok daha sağlıksız ve güçsüz bir hayvan olmuştur. Köpek üreticisi, anne köpek ve onun yanında kalan diğer yavrular için, bir kaç yavrudan bir an önce kurtulmayı amaçladığından, bu uyarı mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Bu uyarılara rağmen, herhangi zorlayıcı nedenlerden ötürü bir köpek çokça erken bir yaştan annesinden ayrılırsa, gerçek iyi besin, özellikle süt ve et eksik edilmemelidir, ayrıca kireç ve antiraşitik ilaçlar verilmelidir.

Genel olarak bir köpeğin beslenmesine, çoğunlukla yapıldığından daha çok önem verilmelidir. Özellikle büyük tür köpeklerin kusursuz olmaları isteniyorsa, bol miktarda ete gereksinimleri vardır. Mutfak artıklarının her koşul altında yettiği ve "çorbanın" besleyici bir köpek maması olduğu konusundaki yaygın düşünce, korkunç bir saçmalıktır. Bu yüzden, özel kişilerin ellerinde çok ender olarak, bilirkişinin gördüğü, gençlikteki yetersiz beslenmenin belirgin izlerini taşımayan bir Danua, St. Bernard veya Newfoundland türü köpeklere rastlanır.

Ama uyarılarımız kişiyi, köpeğini yetiştirmek ve buna mümkün olduğunca erken başlamak konusunda ürkütülmemeli. Böylece hayvan, sahibine yalnızca daha sıkı bir şekilde bağlanmakla kalmayacak, ayrıca iyi gelişmiş hayvanı seyredip çekilen eziyetler anıldığında, köpeğe olan sevgi çok daha büyük olacaktır. Bu tür anılara, kemirilmiş bir çift terlik ve parkede birkaç damla leke değer doğrusu.

Sonunda, benim kişisel zevkimden doğan ve bu yüzden kabul edip etmeyeceğiniz tamamen size bağlı olan bir öneri; mümkünse dişi köpek alın! Doğrudur, yılda iki kez kanaması tatsız eziyetler verir; ayrıca eğer tesadüfen evde aynı türden bir erkek yoksa, er ya da geç bir sürü, türü belirsiz yavru doğar ve bunlara, onları öldürmek istemiyorsanız, uygun sahipler bulmak çok zor olur. Yine de köpekleri tanıyan herkes, köpeğini ruhsal özellikler için istiyorsa, dişiyi erkeğe tercih etmesi gerektiği konusunda benimle ayni fikirde olacaktır. Bir zamanlar Altenberg'teki evimizde dört dişi köpek bulunuyordu; Kurt köpeğim Tito, karımın Chow köpeği, erkek kardeşimin Dakel köpeği Kathie ve yengeme ait bir Buldog. Sadece babamın bir erkek köpeği vardı ve o her zaman, davetsiz damat adaylarını bahçemizden uzak tutabilmek için çok uğraşırdı. Bir ara bu dişi köpeklerden ikisinin, Chow köpeği Pygi 1 ve Dakel bayanın çiftleşme dönemi gelmişti. İkisinin de arzu etmeyeceğimiz bir çiftleşme olasılığı bulunmadığından (Pygi, erkek köpeğimiz Bubi'ye kesinlikle sadıktı ve minicik cüce Dakel bayanı için ortada uygun eş yoktu) bizimle birlikte Tuna nehri kıyısına gelmelerine izin verdik. Ben, gerçi yabancı köpeklerin bizi takip etmelerine alışıktım, ama köyden çıktığımızda peşimizden gelen sürünün büyüklüğü yine de dikkatimi çekti ve saydım; bizim beş köpeğimizin dışında onaltı erkek köpek bizimle birlikte geliyordu, yani bize tam olarak yirmibir köpek refakat ediyordu.

Yine de önerim geçerlidir. Dişi bir köpek, erkek köpekten çok daha sadıktır. Ruhsal yapısı çok daha karmaşık, zengin ve incedir ve zekâsı da çoğu durumlarda, eşdeğer bir erkek köpeğinkini geçer. Pek çok hayvanı iyi tanımakla övünürüm ve bütün inancımla söyleyebilirim; insan olmayan varlıklar arasında, toplumsal davranış, duyguların inceliği ve gerçek dostluğa yeteneği bakımından ruhsal yaşamı insanınkine en yakın olan, yani gerçek anlamda hayvanların en soylusu olan dişi köpektir. Ne gariptir ki İngilizce'de adı, en kötü küfür olmuştur!


Kaynak

Konrad LORENZ
Çeviri: Mine DİLAVER
Pet Magazine
Hayvanseverler Dergisi
Aralık 1995

eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

daphne
Kaplumbağa

Turkiye
777 Mesaj
Gönderildi - 28/08/2001 :  14:24:17  daphne adlı üyenin bilgilerini göster  daphne adlı üyeye email gönder  daphne adlı üyeye özel mesaj gönder  daphne adlı üyenin web sitesini ziyaret et  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
YÜCE TAHT HAZRETLERİ
Ahirzaman masalları
Murat Çiftkaya

Bir varmış, bir yokmuş; çok ama çok eskiden bir topluluk yaşarmış. Bu topluluğun hükümdarı, gençliğinde hem Allah’tan korkar ve adaletli davranır, hem de halkının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır ve zayıfları korurmuş. Fakat, gariptir, hükümdar yaşlandıkça ölüm korkusundan mıdır, yoksa saltanatını kaybetme endişesinden midir bilinmez, değişmeye başlamış. Kulakları zayıflamış; haklı tavsiyeleri ve tenkitleri, zayıfların feryatlarını duymaz olmuş. Gözleri zayıflamış; memurlarının halka yaptığı zulümleri görmemeye başlamış. Gençliğindeki dindarlığından da geriye pek birşey kalmamış.

Hükümdar böyle kocayınca, dizginleri; hırslı, menfaatperest, zalim vezirleri ve komutanları ele geçirmiş. Tahtta hükümdar oturuyormuş, ama fiiliyatta onların sözü geçiyormuş. Olan zavallı halka oluyormuş elbette. Adaletsizlikler, haksızlıklar, yüksek vergiler, adam kayırmalar, rüşvetler, zayıfların ezilmesi... O ülkenin günlük hadiselerinden sayılmaya başlamış.

Gelgelelim, vezirler ve komutanların hırsı doymak bilmiyormuş. Önlerindeki tek engel artık hükümdarın bizzat kendisiymiş. Birgün, hükümdardan gizli bir toplantı düzenlemişler. "Bu hükümdarı safdışı edip nasıl kendi saltanatımızı sürebiliriz?" sorusuna cevap aramışlar. Kimi "Yeni bir hükümdar getirelim" demiş, kimi "içimizden birisini hükümdar yapalım." Fakat bu türlü fikirler rağbet görmemiş. Düşünmeye devam etmişler. Sonunda bir vezir "Buldum!" diye bağırmış. Kurnazlığını ve hilebazlığını bilen herkes onu merakla dinlemeye başlamış.

"Taht!" demiş kurnaz vezir. "İnsanlara bundan sonra bir tahtın idaresinin başlayacağını söyleyeceğiz. Hükümdarı ya öldürür ya da kovarız. Orası sorun değil. Ama bütün mesele, milleti bu tahtın sihirli olduğuna, her derdin çaresinin onda bulunduğuna inandırmakta. Bunu başardık mı, tahtı kullanarak istediğimiz gibi hareket edebiliriz."

Diğerleri başta pek anlamamışlar. Ama vezirin yakın arkadaşları "Çok güzel bir fikir! Bu taht sayesinde sadece bizim sözümüz geçecek" diye alkışlayınca, diğerleri de çaresiz kabul etmişler fikri.

Bir gece içinde marangozlara alelacele bir taht yaptırılmış. Bildiğimiz tahtadan, oymalı, işlemeli sıradan bir tahtmış bu. Ertesi gün, yaşlı hükümdar tahtıyla birlikte ülkeden kovulmuş. Ve sihiri vezirden menkul taht, törenle yaşlı hükümdarın sarayına, tam da onun eski tahtının yerine konulmuş. Kimileri içinden "Çok birşey değişmedi, sadece hükümdar eksik! Ama bizim vezir efendinin bir bildiği vardır muhakkak" diyormuş.

Gerçekten de vezir el çabukluğu marifet, biraz da zekâvet, bir gece içinde peydahladığı tahtı sarayın önünde bizzat kendisi anlatmış ahaliye. Memleketin uzak köşelerine de tellallar gönderilmiş. Söylenen aşağı-yukarı aynıymış: "Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, itaatsizlik etmeyin! Hükümdar kovulmuş, ve ülkemizde yeni bir taht kurulmuştur. Sevinebilirsiniz, artık hükümdarın zulmünden kurtuldunuz."

Dinleyenlerin yüzünde beliren "Nasıl bir iş bu?" gibisinden şaşkınlık ve afallamayı gören tellallar bağırmaya devam etmiş: "Sakın ola, yeni tahtımız hazretlerini alelâde tahtlardan sanmayın. Haşa! O sihirli ve pek marifetli yüce bir tahttır. Duyabilir, görebilir ve öfkelendi mi, alimallah, karşısında kimse duramaz! Bu tahtın faziletleri saymakla bitmez, anlatmakla tükenmez. Sözün kısası, gözünüz aydın! Bütün dertleriniz bitiyor artık! Bundan böyle hepimiz yüce taht hazretlerine bağlıyız. Her kim tahta hürmette kusur eder, onun aleyhinde konuşur, hele hele isyan ederse, vay haline!"

Halkın çoğu, sultansız taht nasıl olur anlamamış önce. Bazı saflar vaadlere kanıp çok sevinmiş, bayram etmiş. Bir kısmı, "Biz eski sultanımızı isteriz! Yaşlıydı, sağırdı, ama en azından bir hükümdarımız vardı! Hükümdarsız taht mı olurmuş?" deyip kızmışlar. Ama sonuç değişmemiş. Kimi korkusundan, kimi ikiyüzlülüğünden, kimi menfaatine zarar gelmesin diye ses çıkaramamışlar.

O memlekette o günden sonra görünürde "yüce taht hazretleri" —hakikatte ise dizginleri eline geçiren kurnaz vezir ile arkadaşları— hüküm sürmeye başlamış.

Yeni bir idare kurulur da dalkavuğu eksik olur mu? Menfaatini saraydan bilen bir sürü dalkavuk, akın akın yeni tahtın önünde eğilmeye, ona saygılarını sunmaya başlamışlar. Bir taraftan da "Şimdiye kadar gördüğümüz en azametli, en güçlü taht!" diye yalanlar uyduruyorlarmış. "Bu taht gibisi dünyanın hiçbir yerinde bulunamaz." Böyle yalanlar o kadar çok söylenmeye başlamış ki, tahtı korumakla görevli zavallı muhafızlar ve saraydaki hizmetkârlar bile inanmaya başlamış bu safsatalara.

Saraydan uzak yaşayan köylülerin hayatını soracak olursanız, onlar için fazla birşey değişmemiş. "Yüce taht hazretleri"nin şanına salınan yeni vergileri saymazsanız tabiî! Zaten fakirlikten beli bükülen ve sefalet içinde yüzen halkın —"haşmetmeab taht hazretlerine sadakatlerinin bir nişanesi olarak"— biraz daha fedakârlık etmesi istenmiş. Karşılarında silahlı askerleri ve sesini çıkarıp da zindanı boylayanları görünce, zavallı köylüler fedakârlık etmesin de ne yapsın!

Saray ve çevresinde yarışmalar düzenlenmiş, "Yüce tahtımızı en iyi kim tarif edebilir?" diye. Eh, herhalde tahmin edebilirsiniz, dalkavuk ve yalancıların savurdukları kuyruklu yalanları. Tahtın güç ve kudreti önünde dünyanın bütün hükümdarlarının eğileceğini söyleyenleri mi ararsınız; onun en adaletli, en hayırlı ve dahi en uzun ömürlü taht olacağı kehanetinde bulunanları mı. Sonuçta, kimler daha fazla riyakârlık ve dalkavuklukla yalan atmışsa, yarışmayı onlar kazanmış. Ahaliden toplanan paraların bir kısmı bunlara dağıtılmış. "Sizin, tahtımız için hayırlı işler yapacağınıza inanıyoruz. Görelim sizi!" denmiş onlara. Böylece yeni "taht" zenginleri türemiş.

İşin kolayını gören tüccar ve esnaf, namusuyla ve alın teriyle kazanç elde etmenin artık mümkün olmadığına karar vermiş. Sıraya onlar da girip, "yüce taht"a ne kadar sadık olduklarını, onun uğruna ölümü bile göze alabileceklerini anlatıp durmuşlar. Oysa gerçek amaçları, "pasta"dan birer dilim kapmaktan başka birşey değilmiş.

Yıllar böyle geçmiş...

Bu müddet boyunca, tahtadan taht orada durmuş. Ne konuşmuş, ne söylenenleri duymuş, ne de görmüş. Tahtadan taht bu, nasıl görsün! Ama gözü açık olan ve kulağı keskin olan, taht adına konuşan vezir ve şürekasıymış. Zaten kimsenin tahtın bulunduğu odaya girmesi mümkün değilmiş. Taht güya karar verdiğinde, bunu vezir ilân edermiş. Kazara birisi gelip de "Yüce taht hazretlerine bir maruzatımı arzetmek isterdim" diyecek olsa, adam önce terslenip sonra da "Bu önemsiz meselenle tahtımızı rahatsız etme. Seni vezir hazretleriyle görüştürelim" denirmiş. Anlayacağınız, fiiliyatta, taht demek vezir demekmiş, vezir demek de taht. Vezir ve emrindeki komutanlar bu sayede hem keselerini doldurmuşlar, hem de keyiflerince hüküm sürmüşler. Kendilerine rakip olabilecek arkadaşlarını çoktan safdışı ettiklerinden, dilediklerine karar veriyorlar ve sonra da "Yüce tahtımız bunu böyle uygun görüyor" diyorlarmış. Ve kimse de sesini çıkaramıyormuş.

Vezir ve arkadaşları, çevirdikleri dolabın ortaya çıkmaması için, halkın arasına adamlarını gönderiyor ve tahtın "sihirlerini" efsaneler halinde yaydırıyorlarmış. Cahiller ve saflar da bire bin katıp birbirlerine anlatıp duruyorlarmış bu söylentileri.

Meselâ, birisi "Taht yanına gelenlerin kalbini ve aklını okuyormuş. Karşısındaki adam kendisine düşmansa hemen mahzendeki ateş kuyusuna atılmasını emrediyormuş. Adam sadıksa ona köşkler, konaklar bağışlıyormuş" mu dedi. Diğeri atılıyormuş: "Asıl, tahtımız öyle sihirliymiş ki, ona bakan gözünü alamıyor ve bir daha da emrinden çıkamıyormuş. O ne emrederse onu yapıyormuş." Yanlarındaki arkadaşları ekliyormuş: "Peki, yüce tahtımızın sesinin ne kadar güçlü olduğunu biliyor musunuz? O bir bağırdı mı, dünyanın öbür tarafından duyulabiliyormuş. Sonra, taht hazretlerinin öyle keskin kulakları varmış ki, memleketin diğer ucundaki insanların fısıltılarını bile işitebiliyormuş." Bunu duyanlar, "Aman kardeşim, şimdi bizi dinliyor olmasın!!" diyormuş korkuyla. "Biz en iyisi mi fazla konuşmayalım, Maazallah ağzımızdan eğri bir lâf çıkar!"

Herkes bu kadar saf ve korkak değilmiş elbette ki. Vezir ve arkadaşlarının keyfî icraatlarına itiraz edenler çıkıyormuş. Ama vezir binbir türlü dolaplarla onları suçlu ve taht düşmanı ilan ettiriyor ve yargıçları da kendisine bağladığı için ya astırıyor ya da zindanlarda çürütüyormuş.

İşin ilginci, her defasında tellallar çıkarıp "Bazı kendini bilmezler, yüce tahtımızı yıkmaya çalışıyorlar" diye ilân ettiriyormuş. "Bilmiyorlar ki, bu taht sonsuza dek ayakta duracaktır ve onu yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir." Böyle diyormuş, ama halkın birgün uyanıp isyan ederek tahtı parça parça etmesinden ve kendilerini de öldürmesinden korkuyormuş. O yüzden, güya tahtı -ama aslında kendini ve yardımcılarını- korumakla görevli muhafızların ve bekçilerin sayısını on katına çıkarmış. Yeni askerlerin maaşlarının ödenmesi için de yeni vergiler salmış. Zavallı ahali korkusundan yine ses çıkaramamış.

Böylece, asıl vazifesi halkı tehlikelerden korumak olması gereken muhafızlar ve askerler, tahtı ve veziri halka karşı korumaktan başka iş yapmaz hale gelmiş. Vezirin etkisindeki komutanlar "Bizi ezip geçmeden kimse tahtımıza kirli elini süremez!" diye nutuklar atıyormuş...

Bu gidişattan halkın memnun olduğunu söylemek mümkün değilmiş. Ama korkularından ve "Böyle gelmiş, böyle gider" fikrinden olsa gerek, seslerini çıkaramıyorlarmış.

Seslerini çıkaranlar ise grup grupmuş. Bir kısmı, tahtın gerçekten sihirli olduğuna inanıyor ve onun sahte güçlerine hakim olmak istiyormuş. Ve onlara göre tahta onlar hakim olursa bütün zulüm ve haksızlıklar bitecekmiş. "Taht bizim hakkımız. Başkaları haksız yere sahip çıkıyor" diyorlarmış. "Ne yapıp edip tahtı ele geçirmemiz ve onun sihirli güçlerine hakim olmamız gerek. Halkımız başka türlü rahat yüzü göremez." Bu amaçla yerin altından tahta giden tüneller kazmışlar, vezir ve arkadaşlarına hoş görünmeye çalışmışlar, içlerine casuslar sokmuşlar. Ve daha neler denememişler ki! Ama her defasında yakalanıp ağır cezalara çarptırılmışlar.

Başka bir grup varmış, ve onlar da tahtın sihirli güçlerine inanıyormuş, ama onların bulduğu çözüm farklıymış: "Bütün kötülüklerin kaynağında bu taht ve kötü güçleri yatıyor. Ondan bize zarardan başka birşey gelmiyor. Hiç taht olmasa hayatımız çok daha güzel olur. Ne yapıp-edip, onu kırıp yakmamız gerekir" diyorlarmış. Bu fikirde olanlar da gizli gizli silahlanıp defalarca saraya saldırıp tahtı yakmaya teşebbüs etmişler, ama onlar da her defasında yakalanıp cezalandırılmış.

Bir başka grubu ise basiretli insanlar teşkil ediyormuş. Onlar "Biliyoruz ki, bazıları o tahtadan tahta tapmamızı, kendilerine tâbi olmamız için istiyorlar" diyorlarmış. "Ama yine biliyoruz ki, o, tahtadan yapılmış; ve ne konuşacak ağzı, ne görecek gözü, ne de duyacak kulağı olmayan sıradan bir taht. Günü geldiğinde o da çürüyüp gidecek."

Bu insanlar "Biz âlemlerin Rabbini bırakıp da o tahtadan yapılmış ve çürümeye mahkûm tahta tapmayız. Bizim tahta sahip olmak, üstüne oturmak gibi niyetimiz de yok. Tahtları başlarını yesin!" diye ısrarla ilân ediyormuş. "Çünkü halkın sırtından haksız kazanç yemeyi vicdanımız kabul etmez. Bizim tek istediğimiz, rahat bırakılmak ve zulmedilmemek. Vezir ve arkadaşları tahtın arkasına saklanıp, onu kalkan yapıp, bize eziyet etmesinler." Arkasından da uyarıyorlarmış: "Bu zulüm ve haksızlıklar, korkarız ki, Allah’ın hoşuna gitmez de üstümüze seller, depremler veya kuraklıklar gönderir. Bu arada masumlar da helâk olur."

Ama bu uyarıları dinleyen nerede? Gerçekten de kaç kere kuraklıklar, seller, türlü türlü âfetler gelmiş ülkenin başına. Ama yaptıkları zulümlerle kalbleri taşlaşan vezir ve yardımcıları, bütün bu musibetler hengâmında bile "tahtımızı bütün gücümüzle koruyacak ve kimsenin ona zarar vermesine izin vermeyeceğiz" nutukları atmışlar.

İlginçtir, en çok, ilk iki gruptan değil de, son gruptan korkuyorlarmış. "İşte bunlar" diyorlarmış, "işte bu taht düşmanları bizim tahtımızı yıkmak istiyor. Bakmayın böyle süslü süslü konuştuklarına. Hepsinin tek arzusu tahtımızı ele geçirmek. Üstelik onlar tahtımıza hakaret ediyorlar. Bunu karşılıksız bırakmayız..."

Ve yeni kanunlar çıkarmaya koyulmuşlar. Tellâllar yine dağılmış memleketin dört bir yanına. "Ey ahali! Bundan böyle her kim yüce tahtımızın aleyhine konuşacak, onun manevî şahsiyetine hakaret edecek olursa zindanlarda çürüyecektir. Ahalimiz bunu böylece bile" demişler.

Vezir ve yoldaşları, bununla da kalmayıp, belli günlerde bütün halkı sarayın balkonuna çıkardıkları tahtın önünde eğilmeye ve ona bağlılığını sunmaya zorlamışlar. Tahtın önünde eğilmeyenleri zindanlara atmışlar.

Yıllar bu şekilde geçmiş...

Vezir ve arkadaşları ölmüş, onların yerine yenileri geçmiş, ama "yüce taht hazretleri"nin sahte hakimiyeti devam etmiş. Onun önünde eğilmeyenler yine zindana atılmış. Kimileri sihrine ve güçlerine inanıp yine onu ele geçirmeye çalışmış. Aynı şekilde, inanan insanlar da "tahtın sihrine ve yüceliğine" inanmadıkları için bu defa yeni vezirin ve askerlerinin zulmü altında inlemişler. Ama inançlarından vazgeçmemişler...

Ama sonunda onlar haklı çıkmış.

Günlerden bir gün, tahtın sıkı koruma altında bulunduğu odaya giren vezire yakın komutanlardan birisi, gördüğü manzara karşısında çığlık atmaktan alamamış kendisini. "Bittik, mahvolduk!" diye haykırıyormuş. Onun gürültüsüne koşup da aynı manzarayı gören vezir ve diğer yardımcıları da dövünmeye başlamış.

Yıllardır sayesinde hüküm sürdükleri tahtın yerinde şimdi birkaç kırık tahta parçası duruyormuş. Hemen araştırmalar, soruşturmalar yapılmış. Ve sonunda "suçlu" bulunmuş: tahtı içten içe ne zamandır kemiren tahta kuruları, en son gece onun neredeyse tamamını yiyip bitirmişler.

Vezir ve askerleri ne kadar gizlemeye çalışsalar da, bütün ahali bu gerçeği duymuş. Sihirli ve yüce zannettikleri tahtın küçücük tahta kuruları karşısında aciz ve savunmasız kaldığını anlamışlar ve hatalarından dönmüşler.

Ve o ülkede kimse bir daha "yüce taht hazretleri" adına zulmedemez olmuş...


eywollaaa Yukarı ÇıkAşağı İn

zass2000
Kap


33 Mesaj
Gönderildi - 29/08/2001 :  01:09:57  zass2000 adlı üyenin bilgilerini göster  zass2000 adlı üyeye email gönder  zass2000 adlı üyeye özel mesaj gönder  Alıntı yaparak cevapla  Hızlı cevap
sevgili kurumus cicek kardesimiz. Sen cok bilmissin. Aslinda cok bilen hic birseyi bilmez. Ayrica ben tehlikeden hoslanirim. Susmaya da niyetim yok kimsede susturamaz. Tabi burasi ozgur ve serbest bi ortamsa eger. Tehtit benim icin ters bir olay ama bana yazilan yaziya gore cevap veririm.

Yukarı ÇıkAşağı İn

Konu 2 sayfa uzunluğunda:
  1  2
 
 Yeni konu  Cevap yaz  Hızlı Cevap  Yazıcı dostu
Git :

Yaşam Dersleri Forum

© yasamdersleri.com

FarisB anısına
Snitz Forums 2000